Türkiye’de Çiftdillilik ve Eğitim: Sürdürülebilir Çözümler İçin Atılması Gereken Adımlar

Türkiye’de Çiftdillilik ve Eğitim: Sürdürülebilir Çözümler İçin Atılması Gereken Adımlar

Işık Tüzün

Türkiye’de gündeme “anadilde eğitim” sorunu olarak oturan, hızlı ve derin bir kutuplaşmaya yol açan konuda, her ne yöne olursa olsun acele adımlar atmamak gerekiyor.

Eğitimde çiftdilliği mevcut siyasal tartışmalara sıkışmaktan kurtaramaz ve konuya sağduyuyla yaklaşamazsak, kaybeden taraf dili ne olursa olsun Türkiye’deki çocuklar olacak. Şu ana dek tartışmalar, siyasal söylemler ve ilgili hakların yasal düzeyde tanınmasıyla sınırlı kaldı. Bu tartışmalarda, çocuklar açısından neyin yararlı olduğunu gündeme sokmaya çalışanların sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmiyor. Oysa öncelikle birinci dili Türkçe’den farklı çocukların eğitime erişimlerine, aldıkları eğitimin kalitesine ve çocukların eğitim sürecinde neler yaşadığına bakmalıyız. Bir yandan çocukların eğitim başarısını ve gelecekteki sosyoekonomik hareketliliklerini düşünürken, öte yandan çocukların sınıf ortamında kendilerini dışlanmış hissetmemelerini ve aileleriyle iletişimlerini engellememyi hedeflememiz gerekiyor. Çocukların resmi dil olan Türkçe’de hem de birinci dillerinde yetkin olmasının önemini ve bunun sağlayacağı olanakları vurgulamakta fayda var.

Bakış açımızı zenginleştiren kaynaklardan biri hiç şüphesiz Dr. Müge Ayan Ceyhan ve Dilara Koçbaş tarafından hazırlanan, Kasım 2009’da ERG’nin yayımladığı “Çiftdillilik ve Eğitim” raporu. Yurtdışında yapılmış birçok çalışmaya dayanan rapor, çiftdilliliğin değil bu potansiyeli değerlendirecek ve her çocuk için kaliteli bir eğitim ortamı yaratacak politika olmayışının çocuk açısından engelleyici olduğunu söylüyor. Rapor, çiftdil gelişiminin çocuğun akademik kazanımları açısından yararlı olduğunu ve bir dili diğerine tercih etmek gerekmediğini de gösteriyor; eğitim ve çiftdillilik ilişkisinin çocuğun psikolojik ve pedagojik gelişimi açısından sağlıklı bir biçimde kurulabilmesi için gerekli yaklaşımlara ve koşullara işaret ediyor.

Dolayısıyla Türkiye öncelikle, bu yaklaşımları ve koşulları daha iyi anlamaya çalışmalı. Geliştirilecek politikalar ve eğitim modelleriyle her çocuğa kaliteli eğitim sunulabilmesinin yolu farklı dil grupları ve koşullar açısından kapsamlı tartışma, araştırma ve planlama süreçlerinden geçiyor. Diğer türlü yaşama geçecek her modelin başarısız olma riski var. Bu doğrultuda ERG, 8 Aralık 2010’da kamuoyuyla paylaştığı “Türkiye’de Çiftdillilik ve Eğitim: Sürdürülebilir Çözümler için Atılması Gereken Adımlar” politika notunda bir an önce başlatılması gereken araştırmalara değiniyor. Politika notunda aynı zamanda birinci dili Türkçe’den farklı çocukların gündelik okul yaşamlarında karşılaştıkları olumsuzlukları azaltmak adına özellikle öğretmenlere ilişkin önerilere yer veriliyor.

Özetle, bu son derece çetrefil konuda aşama kaydedebilmemiz için tartışmaları tek dilli eğitim modelleriyle sınırlamadan, çocuklar için neyin yararlı olduğunu gözeterek, farklı disiplinleri kapsayacak araştırma ve öğrenme ihtiyacına yanıt vererek ilerlememiz; bu süreçte dillere ve kültürlere eşit saygı ilkesini göz ardı etmememiz lazım.