İlkokul Sıralarında Yan Yana

İlkokul Sıralarında Yan Yana

Simla Gürsan, ERG İletişim Asistanı

Bugüne kadar hep karşı karşıya olduğum, ben önlerinde otururken onlar ayakta oldukları için başımı kaldırarak baktığım öğretmenlerim ile şimdi yan yanayım. Bu sefer onlar da oturuyor, aynı görüş hizasındayız, başımı kaldırmama gerek kalmıyor. İlk bakışta dikkat çekmeyen küçük, fakat anlamı büyük olan bu farklılıkların yanı sıra, çoğu şeyin aynı olması aklımı karıştırıyor. Yine sıralar, sandalyeler, kağıtlar, kalemler ile dolu sıradan bir sınıftayız. Yine onlar anlatıyor, ben dinliyorum ve not alıyorum. Bir tek, alışık olduğum tahta ve tebeşir yerine kocaman bir ekran var, fakat ona daha sonra geleceğim.

“Adeta düzeltmek adına değil, bozmak adına çalışıyor sistem” dediğini duyuyorum bir öğretmenimin. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bahsediyor,, yine kendi deyimiyle. Böylesine hızlı bir girişin arkasından ne geleceğini kestiremiyorum, meraklanıyorum. Meslektaşlarının bu çarpıcı sözlerinden güç almış olacaklar ki, diğer öğretmenlerim de başlıyor cümlenin altını doldurmaya: Gözlerim fal taşı gibi açılıyor yanımdaki, etrafımdaki öğretmenleri dinlerken. Fakat duyduğum sözlere değil, sözlerin çıktığı ağızlara şaşırıyorum. Çünkü o ana kadar bu sözlerin yalnız biz öğrenciler arasında, bir de bizden çok bizim için endişelenen velilerimiz arasında kullanıldığını, içinde bulunduğumuz sistemi yalnızca bizim şikayet ettiğimizi sanıyordum. Her öğrenci gibi uzun yıllar farklı sınıflarda çeşitli öğretmenlerden ders dinlemeye alışmış biri olarak, bu defa onlardan ders yerine eleştiri dinlemek tuhaf geliyor. Bu gizli benzerliğe şaşırdığım sırada başka bir öğretmenimin “İdare ile aramızda daima bir yetki ve sorumluluk karmaşası var. Yetkimiz yok, sorumluluk ise çok fazla” dediğini duyuyorum. Okullarda karar almaya asla yetkili olmadığımız gibi, yetkimizin ‘sınıf başkanı’, ‘kütüphane sorumlusu’, ‘nöbetçi öğrenci’ ünvanlarının ötesine geçmediğini, buna karşılık sorumluluklarımızın hep söylendiği gibi yalnızca ödevlerle sınırlı olmadığını hatırlıyorum. Ben şanslıydım, fakat biliyorum ki şanslı olmayan birçoğumuz, -yaklaşık 8 milyon 396 binimiz– 6 yaşından itibaren ve daha 18 yaşına gelmeden derslerde başarılı olmak, iyi notlar almak, kısacası ‘iyi’ bir öğrenci olmanın yanı sıra bir de ebeveynlerine evde ve/veya dışarıda destek olmak, küçük kardeşlerini büyütmek ve aynı sırada ‘büyümek’ zorundaydı.

“Söz Öğretmenlerde” sohbetinde, Kayseri’de Eğitimde İyi Örnekler Yerel Çalıştayı’ndayız. İstanbul’dan, Edirne’den, Bursa’dan, Adana’dan, Tokat’tan, Konya’dan, Mardin’den, Mersin’den, yani Türkiye’nin dört bir yanından Kayseri’ye gelen, sunuş ve atölye yapan öğretmenlerimizin yanı sıra, 3 Eylül günü iyi örnekleri dinlemeye gelen yüzlerce daha öğretmen, öğrenci, veli ile gerçekleştiriyoruz yerel çalıştayı. Kayseri İl Milli Eğitim Müdürlüğü tüm gün bize yardım ediyor, havaalanında bizi karşıladıkları andan itibaren tüm ziyaretimiz boyunca bizi en iyi şekilde ağırlıyor.

Geri dönüyorum öğretmenlerle sohbete. Dağ köylerindeki yatılı okullar konusu açılıyor. “Kaldırılmalı” diyor biri; “çocuklar ailelerinden uzak kalmamalı.” Bir başkası karşı çıkıyor, “O çocukların başka hiçbir şansı yok. Zaten her yer sanayileşti, dağ köylerinde halen daha tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlar varken onların yanlarına gitmek, çocuklarını eğitmek çok önemli.” Bu ikinci görüş, içinde benim de olduğum neredeyse sınıfın tamamını oluşturan bir grup öğretmen tarafından destek görüyor. Yine biraz içime dönüyorum, İstanbul’da doğup büyümüş bir çocuk olarak Türkiye’nin geri kalanında yaşayan çocukların yaşamlarına ilişkin yukarıda söylediklerim dışında ne kadar az fikrim olduğunu düşünüyorum. O

sırada yine bir öğretmenimden duyduğum “Hayatın şartlarına uygun yetiştiremiyoruz çocukları” sözü ilginç geliyor kulağıma. ‘Hayatın şartları’ dediğimiz şartlar neler? Aynı toprak parçasının doğusu ile batısı, kuzeyi ile güneyinde, bazen sokağının sadece bir sokak gerisinde bambaşka ‘hayat’lar yaşanıyorken, yani bu ülkede yaşanan ‘hayat’lar arasında bu kadar çok fark varken bu sözcüğü genellemek mümkün olur mu? Bir çocuk nasıl ‘hayatın şartları’na uygun yetiştirilir? Hepsinin ötesinde, Türkiye’de bu konudaki dengesizliği, eşitsizliği giderebilecek birçok kişi, kurum varken yalnız birkaç öğretmenin kendini sorumlu hissetmesi ve çocuklarını Türkiye’deki ‘hayatın şartlarına’ uygun yetiştirememekten üzüntü ve endişe duyması doğru mu?

Yazımın başında söylediğim, sınıfta tahta ve tebeşirin yerinde duran kocaman ekrana dönmek istiyorum. Bu ekranın adı akıllı tahta. Adı üstünde, oldukça akıllı. Üzerine yazı yazılabiliyor, sunum da oynatılıyor, internete de bağlanıyor. Yalnızca öğretmenler ile sohbet ettiğimiz sınıfta değil, okuldaki tüm sınıflarda birer tane var bu akıllı tahtadan. Eski tahtaların akıllı tahta ile değiştirilmesi aslında Türkiye genelinde uygulamaya konulan bir proje. “Bu ülkenin parasal kaygısı yok” diyor bir öğretmenim ve devam ediyor: “Türkiye’de 2014 yılında 2.899 kütüphane kapatıldı. Bana akıllı tahta verme, bana laboratuvar ver, kütüphane ver.” Ülkede okuma kültürünün giderek yok olması şüphesiz akıllı tahtalar ile başlayan bir süreç değil. İlkokul yıllarında okumayı çok seven, zaman içinde okumamaya başlayan ve şimdi okumaktan nefret eden bir arkadaşım geliyor aklıma. İlkokuldan itibaren yalnızca ödevler ve sınavlar yoluyla çocukların okumaya ‘teşvik’ edilmeye çalışıldığı bir sistemde bana kalırsa asıl başarı, okumayı sevmeye devam edebilmek. Okumanın yanına bir de yazma ekleniyor bizim hatamız olmayan eksikliklere. Bir öğretmenim de bu konuya değiniyor: “Sistem nedeniyle çocuklarda sürekli olarak sınav kaygısı var. Sürekli sınav oluyorlar, şık işaretlemekten yazmayı unutuyorlar.” O sırada üniversite sınavına hazırlandığım zamana gidiyor aklım, tek bir kitap okuyamadığım fakat cevap anahtarlarında dairelerin içini hiç taşırmadan, fevkalade güzel boyadığım iki koca sene.

Kayseri’de bir ilkokul sınıfında sohbet ettiğimiz öğretmenlere bakıyorum tek tek. Hepsi güçlü, hepsi cesur, hepsi heyecanlı. Sistemde ne kadar  belirsizlik olursa olsun onlar kendilerinden ve yaptıklarından oldukça emin. Beni, bizi bu ülkede ellerinden geldiği kadar “hayatın şartlarına uygun yetiştirmeye” çalışan öğretmenlerime teşekkür ediyorum. Her fırsatta bizimle karşı karşıya değil, yan yana olduklarını anlatmaya çalıştıklarını şimdi daha iyi anlıyorum.

(Yazarın Eğitimde İyi Örnekler Yerel Çalıştay’ından izlenimlerine dayanır)

Fotoğraf: Murat Ergin

Bu blog yazısı ERG’nin görüşlerini yansıtmaz. Sorumluluk blog yazarına aittir.