Müdür Atamaları

Müdür Atamaları

Hürriyet, M. Alper Dinçer 
2014-2015 eğitim-öğretim yılı Türkiye genelinde yaklaşık 16 bin okul müdürünün yüzde 50’ye yakınının idarecilik görevine son verilmesiyle beraber başladı. Birçok ilde görevden almalar, sendikalar ve görevden alınan müdürler tarafından şiddetli biçimde protesto edildi. Ulusal görsel ve yazılı medyada müdürlerin sokaklara döküldüğünü ve zaman zaman polis kuvvetlerinin müdürlere müdahalede bulunduğunu izledik veya okuduk. Peki, bu tablo eğitim yönetimi için bize ne söylüyor?

Müdür atamaları

Herhangi bir müdürü görevinden alıp öğretmen yapmak şu anlama geliyor: “Müdürlükten beklenen görevleri hakkıyla yerine getiremedin. Müdür olarak asgari performans ölçütlerinin altında kaldın. Daha fazla müdürlük yapamazsın.”
Yani, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) müdürlerin performansını değerlendiriyor ve müdürlere hesap soruyor. Düşük performans gösterenlerin müdürlük yapmasının önüne geçiyor ve öğretmen olarak görevlendiriyor. Bu kadar basit, değil mi? Değil.
Hesap sorma süreci şu biçimde işliyor. MEB, müdüre ilişkin iki farklı gruptan bilgi alıyor. Bunlardan ilki okul paydaşları: Öğretmenlerin seçtiği iki öğretmen (10 puan), en kıdemli ve kıdemsiz öğretmenler (10 puan), Öğrenci Meclis Başkanı (10 puan), Okul Aile Birliği Başkanı ve Yardımcısı (10 puan).
İkincisiyse İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü: İlçe Milli Eğitim Müdürü (25 puan), Birinci Şube Müdürü (20 puan) ve İkinci Şube Müdürü (15 puan). Tüm puanlar toplanıyor. 75’in altında kalan müdürler görevden alınıyor ve öğretmenliğe dönüyorlar. Müdür performansını değerlendirmek için bu uygun bir yöntem mi? İlçe ve İl Milli Eğitim Müdürleri de aynı yöntemle mi hesap verecek? Merkez teşkilattaki genel müdürler, müsteşar yardımcıları, müşteşarlar da aynı yöntemle mi hesap verecek?

MEB bünyesinde nasıl hesap vereceğini bildiğimiz bir tek aktör bulunuyor: Milli Eğitim Bakanı. Bakan icraatlerinden siyaseten sorumlu. MEB’de görevli tüm diğer aktörlerin nasıl hesap vereceği müdürlerin durumunda da olduğu gibi yönetmelikler değiştikçe değişiyor. Ne müdürler ne de öğretmenler hangi ölçütler çerçevesinde değerlendirileceklerini öngöremiyorlar. Doğal olarak, müdürler ve öğretmenlerin önemli bir bölümü yönetmeliklerin kadrolaşma amacıyla değiştirildiğine inanıyor ve performans yönetiminin hakkaniyet çerçevesinde yapılmadığı veya yapılmayacağını düşünüyor. Böyle bir ortamda yönetmelik değişip hesap sorulacağı anlaşıldığında müdürler bir sendikadan diğerine geçerek pozisyonlarını korumaya çalışıyorlar.

Milli Eğitim Bakanlığı, 1 milyona yaklaşan çalışanıyla Türkiye’deki en büyük kurum. Her kurumda olduğu gibi MEB’de de performans yönetimi ve hesap verebilirlik kurumun hedeflerine ulaşması için büyük önem taşıyor. Kurum hedefinin Türkiye’deki her öğrencinin nitelikli eğitim-öğretim hizmetlerine erişmesi olduğunu varsayarsak mevcut performans yönetimi ve hesap verebilirlik mekanizmalarının bu hedefe ulaşılmasını nasıl ve ne ölçüde etkileyeceği belirsiz.

1 milyona yakın çalışanı merkezden denetlemek ve hesap verebilir kılmak MEB merkez teşkilatının altından kalkabileceği bir yük değil. Bakanlık, Türkiye’deki her öğretmeni ve müdürü merkeze karşı hesap verebilir kılmaya çalıştığı için her atama veya yeniden görevlendirme sürecinde ufak çaplı krizler yaşıyoruz. Ayrıca, mevcut uygulamaların kurumsal hedefe ulaşmamızı sağlayıp sağlamayacağını bilmiyoruz.

Yurtdışında denetim sorunu müdür ve öğretmenlere güvenerek çözülüyor

Eğitimde niteliğin yüksek olduğu ülkelerin önemli bir bölümü denetim sorununu müdür ve öğretmenlere güvenerek çözüyor. PISA 2012’de başarı listesinin tepesindeki ülkelerin ortak özelliği, okullara kaynak tahsisi, öğretim programı alanları, denetim ve hesapverme yetkilerini önemli ölçüde devretmiş olmaları. Böylece, müdür ve öğretmenler öğrencilerin gereksinimleri doğrultusunda kaynakları nasıl dağıtacaklarına ve öğretim programını nasıl aktaracaklarına karar verebiliyor. Ayrıca, denetim ve hesapverme öncelikli olarak okulun paydaşlarıyla birarada düzenli olarak okul düzeyinde gerçekleştiriliyor. Çin’in çeşitli bölgeleri, Avustralya, Hollanda, Finlandiya, İngiltere yetki devrinin derecesi değişmekle beraber özünde bu modeli izliyor.

Türkiye PISA 2012’ye katılan ülkeler arasında yetkiyi okullara devretme boyutunda, kaynak dağıtımı alanında sonuncu, öğretim programı alanındaysa sondan birinci. Yani, sadece denetimi merkezden yönetmek istemiyoruz, tüm devlet okullarında kaynakların nasıl kullanılacağını ve her sınıfta öğretmenlerin dersi nasıl işleyeceğini de merkezden belirlemek istiyoruz. Adeta, Türkiye tek bir okul, tek bir müdürü ve tek bir öğretmeni var.

Müdürlere okullarının gereksinimlerini karşılamak için ihtiyaç duydukları alanı yaratmıyorsak ve müdürleri yetkilendirmiyorsak müdürlerden neyin hesabını soruyoruz? Eğitim sistemi ile ilgili kararların ezici çoğunluğunu merkez teşkilat veriyorsa hesabı da merkez teşkilat vermemeli mi? Müdürlere yetki vermiyoruz ama hesap soruyoruz. Yetki sahiplerinin nasıl hesap vereceğini bilmiyoruz.

Peki, 1 milyonu aşkın çalışanı olan bir kurum müdür ve öğretmenlerine yetki devredecek olursa hesap verebilirlik sistemi nasıl işlemeli? Her müdürü ve öğretmeni merkezden denetlemek yerine her okul bir bütün olarak kendi öz-değerlendirmesini yapmaya başladığında işlevsel ve sürdürülebilir denetleme mekanizmasına geçişin ilk adımlarını atmaya başlamış olacağız. Öz-değerlendirme temelinde her okul kendine hesapvermeye başladığında okul düzeyinde öz-hesapverebilirlik çalışacak. İlçe ve İl Milli Eğitim Müdürlükleri, merkez teşkilat öz-değerlendirme ve öz-hesapverebilirliği benimseyince eğitim sisteminde 1 milyona yakın çalışanı merkezden denetlememize gerek kalmayacak. Her okul, hedeflerini tüm paydaşlarının katılımıyla kendi belirleyecek. Belirlediği hedefler çerçevesinde kendini değerlendirecek. Hedeflerine ne ölçüde ulaştığına göre hesabını öncelikle kendine verecek. Merkez, bu mekanizmayı müdürleri sadece cezalandırmak için değil, aynı zamanda okulları hedeflerine ulaşmalarında desteklemek için kullanacak.

Avustralya, Japonya, Finlandiya’da bu model çalışıyor. Peki, Türkiye’de çalışır mı? Bilmiyoruz. Ünlü bir Rus atasözü “Güven iyidir; ama kontrol daha iyidir” der. Bu atasözünü bir adım ileri götürüp “Güven iyidir; kontrol daha iyidir; ama oto-kontrol en iyisidir” diyebiliriz. Türkiye’de eğitimin niteliğini yukarı çekecek biçimde eğitim yönetiminde hesapverebilirliği yerleştireceksek “Güven” denetim mekanizmasının temelinde olacak: Yetkiyi müdürlere ve öğretmenlere devredeceğiz. “Kontrol” ve “Oto-kontrol” “Güven” üzerine inşaa edilecek. Karar alıcılar bu doğrultuda ilerledikleri ölçüde hem kendilerinin hem okulların üzerinden önemli bir yükü atmış olacaklar.