Gezegenimizden İlham Alarak Eğitimi Kurgulamak

Gezegenimizden İlham Alarak Eğitimi Kurgulamak

Eğitim kurguları bizigezegenimizin varlığını sürdürme çabasında bizim görevimiz ne” sorusuyla buluşturuyor mu? Sürdürülebilirlik için Eğitim Uzmanı Şebnem Feriver, içinde olduğumuz salgın sürecinin bize tuttuğu dev aynayı eğitimin içeriğine çeviriyor. Bugün içinde yaşadığımız sürdürülemez yapılarla, karmaşık sorunlarla, kurguladığımız eğitim tasarımı arasındaki ilişkiyi sorguluyor.

Dr. Şebnem Feriver Gezer
Sürdürülebilirlik için Eğitim Uzmanı

Bugün içinde yaşadığımız sürdürülemez yapılarla, karmaşık sorunlarla, çocuklar için kurguladığımız eğitim tasarımı arasında nasıl bir ilişki var?

Bence çok doğrudan, çok güçlü ve vahim olarak değerlendirilebilecek bir ilişki var. Günümüz sorunlarının çözümü artık tek bir kişinin, kurumun, tek bir politikanın baş edebileceğinin çok ötesinde. Bu cümlenin ne anlama geldiğini salgın sürecinde bizzat yaşadık. İnsanlık olarak kurduğumuz yapılar, çözüm olarak benimsediğimiz yaklaşımlar hem yeni sorunlar yaratıyor hem de sorunların kendisini daha çetrefilli bir hale getiriyor. Bugün yaşadıklarımız dünün çözümlerinin bir ürünü. Bugün ürettiğimiz çözümler de gelecek kuşaklara sorun olarak yansıyacak. Gelen kuşağın öncelikle sorun çözme becerileriyle donanması gerektiğini ifade edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Şu tip beklentilerden bahsedilir oldu: kendi uzmanlık alanının ötesinde düşünme, olgu ve olayları karmaşık sistemler olarak görebilme, olaylar arasındaki bağlantıları, etkileşimleri, güç dağılımlarını ve dengeleri fark etme, bu farkındalığı sorunları çözmek üzere kullanma, bunu yaparken de doğru müdahale noktalarını tespit etme ve maksimum etki elde etme.

Görüldüğü üzere eğitim kurgularının içinde olmayan bir beklenti var burada. Bu beklenti nereden doğmuş olabilir? Bilim insanları tek evimiz gezegenimizin bir var olma sorunuyla karşı karşıya olduğunu söylüyor. İklim krizi içindeyiz. Yoksulluk hala bir sorun, salgından dolayı gezegenimizdeki yoksul nüfusa 100 milyon kişi daha ekleniyor. Gıdaya, temiz suya, eğitime erişim hala bir sorun. Eşitsizlikler derinleşiyor. Bir örnek verelim, salgın sürecinde sosyo-ekonomik olarak elverişli şartlara sahip olanlarla olmayanlar arasındaki eğitime erişim farkının daha da açıldığını görüyoruz.

Son 50 yılda hayvan türlerinin yüzde 60’ı yok oldu

Türlerin varlık haklarını ihlal etme hızımız akıllara zarar bir düzeye geçti. Tercihlerimiz son 50 yılda hayvan türlerinin yüzde 60’ının ortadan kalkmasına sebep oldu. Bu hızlı yok oluş bugünün ve yarının tüm türlerinin varlığını tehdit ediyor. İnsanlık sürdürülemez yapılar kurduğunun idrakına varmaya başlamak zorunda. İçinde olduğumuz salgın süreci bizlere dev bir ayna tutuyor. İnşa ettiğimiz sistemler gözümüzle dahi göremediğimiz küçük bir varlık yüzünden sallanmaya başladı.

Başta bahsettiğim beklentilere dönelim: Kendi uzmanlık alanının ötesine geçme, karmaşık yapıları görme, etkileşim ve denge konularını fark etme, bunları sorun çözmek üzere kullanma ve maksimum etki elde etme. Pekiyi bu beklentiyi karşılamak üzere ne yapmamız gerekiyor? Eminim aklımızdan geçen ilk kelime “eğitim”.

Nasıl bir eğitim?

Eğitim diyoruz da, nasıl bir eğitim bizi bu becerilerle donatacak, bu soruyu soruyor muyuz?

Günümüz zorluklarının kökünde indirgemeci, parçacıl, doğrusal ve tek tipleştirmeye yönelik oluşturulmuş eğitim kurgularının yer aldığını düşünenler arasındayım. Oysa ki gezegenimiz basit, parçacıl, doğrusal ve tek tiplilik anlayışıyla çalışmıyor. Gezegenimizin özünde karmaşıklık, bütünsellik, döngüsellik ve çeşitlilik var. Bu şekilde 4,5 milyar yıldır dışarıdan başka bir müdahaleye ihtiyaç duymadan, dinamik bir şekilde sürekli değişerek, iç kaynaklarıyla bolluk ve çeşitlilik içinde kendi kendini sürdürebiliyor. Biz bunları idrak etmiş değiliz.

Gezegenimiz sayısız karmaşık sistemin bir arada çalıştığı bir bütün. En temel çabası varlığını sürdürmek. Bu bütün içinde her bileşenin bir görevi var. Sadece canlı bileşenlerden bahsetmiyorum, esen rüzgârın, kurumuş yaprağın, çakan şimşeğin, hareketsiz duran bir kayanın dâhi bu gezegenin varlığını sürdürmek üzere edindiği bir görev var.

İnsanlık olarak tek evimiz gezegenimizin varlığını sürdürme çabasında bizim görevimiz ne? Eğitim kurguları bizi bu soruyla asla buluşturmuyor. Bu soruyu eğitim süreçlerinin merkezine yerleştirmeyen bir eğitim tasarımının içinden geçtik ve geçmeye devam ediyoruz. Öğretim programlarının bu anlamda büyük bir hayal kırıklığı olduğu ifade etmek zorundayım.

Bu soruyu sormak yeterli olacak mı? Elbette olmayacak. Gezegenimizin kendisi sürdürmek üzere ürettiği önemli mekanizmaları kendi kurgularımızda kullanma meselesi var. Gezegenimizden ilham alabileceğimiz bazı mekanizmaları eğitim açısından ele almak istiyorum.

Gezegenin sunduğu ipuçları

Bir tanesi çeşitlilik. Hem tür çeşitliliği hem de türler içindeki gen çeşitliliği gezegenimizin varlığını sürdürmek için ürettiği en önemli stratejilerden biri. Çeşitlilik yoksa hayat da yok. Çeşitlilik boyutundan baktığımızda biz eğitim kurgularımızı nasıl oluşturuyoruz? Öncelikle tek tip tanımlar yapıyoruz, bir tür öğrenci, bir tür öğretmen tanımlıyor, bu iki bileşen arasındaki ilişkiyi bir tür öğretim programı üzerinden tasarlıyoruz. Evrensel çocuğun olmadığı bir gezegende evrensel bir çocuk tanımı yaratmak için inanılmaz bir güç sarf ediyoruz. Nitekim eğitim politikaları üretirken de tüm ülke için ortalama bir çocuk tipolojisi oluşturuyoruz. Bu tipolojiye yönelik tüm ülke için geçerli olacak bir eğitim anlayışı geliştiriyoruz. Bu mümkün olamayacağı için sayısı azımsanamayacak bir grup çocuğun bu yapının dışına sürüklendiğini görüyoruz. O zaman eğitimin içeriği gibi raporlarda “kapsayıcılık” veya “dezavantajlılık” gibi konuları ele alan başlıklar açmak zorunda kalıyoruz. Çeşitliliği çok iyi anlayan, bunu da eğitim politikalarına çok iyi yansıtan karar vericilere ihtiyacımız var. Bu anlamda alınabilecek kararların başında çocuğu ve öğretmeni kendi yerel koşullarında güçlendirecek mekanizmaların oluşturulması yer alıyor.

Ele alabileceğimiz bir başka konu döngüler. Müthiş verimli ve sıfır atık kurguların temel prensibi döngüler. Bugün içtiğimiz su ile dinozorlar döneminde içilen su aynı su. Doğa, aynı suyu çok uzun bir süredir bir damlasını bile kaybetmeden, kendi temizleme mekanizmalarıyla gezegenin kullanımına sunuyor. Bu döngüyü bozmayacak davranış biçimlerini ortaya koymak konusunda hepimiz sınıfta kalmış durumdayız. Çünkü döngüleri tam hakkıyla anlamış değiliz.

Doğada iki tür döngü var. Birisi pekiştirici döngü, diğeri dengeleyici döngü. Pekiştirici döngüdeki “şey” arttıkça artan bir döngü sürecine girer. Dengeleyici döngüler bu süreci tersine çevirir. İşte bu yüzden doğada hiçbir şey ne sayı olarak ne de boyut olarak sonsuza kadar büyüyemez. Büyüseydi önce çeşitlilik sonra da hayat biterdi. Hâl buyken biz ne yapıyoruz? Sonsuza kadar büyümenin peşinde koşan ekonomik yapılar kuruyoruz, daha “çok”a, daha “hızlı”ya ulaşmak için çabalamayı normal bir davranış olarak görüyoruz. Ancak bunların uzun erimde asla mümkün olamayacağını ve bu davranış kalıplarının sistemi topyekûn çökerteceğini bir türlü idrak edemiyoruz. Halbuki bu gerçeği gezegenimiz bize zaten sunuyor. Virüsler, bakteriler ve mantarlar sonsuz büyümeyi sınırlayan mekanizmalardan birisi, yani bir dengeleyici döngü seçeneği.

Bu konular nasıl olur da eğitim kurgumuza tezahür etmez diye hepimize sormak istiyorum. Hem de bir salgının tam ortasındayken!

Diğer bir konuya geçelim, dinamizm. Gezegenimizde her şey her an birbiriyle etkileşim içinde. Bu etkileşim de değişimi beraberinde getiriyor. Üstelik algı düzeyimizin üzerinde bir karmaşıklıkta oluşuyor bu süreçler. Ancak karmaşıklığı kucaklayacak eğitsel süreçler kurgulamıyoruz.

Karmaşıklıkla ilgili yaptığımız hatalardan bir diğeri de karmaşık bir mekanizma olan “yaşam”ı parçalayarak, bölerek çocuklara aktarmaya çalışmak. Eğitim sistemi kurgumuz da tam bir yapay parçalama çabası. Çocuklar yaşlarına göre bölüp bölüştürülüyor, “Sen 1. sınıfa git, sen 2. sınıfa git ama ikiniz aynı yerde birlikte öğrenmeyin” diyoruz. Eğitimin içeriği branşlar yoluyla parçalara ayrılıyor, “Şimdi matematik öğreniyoruz, tamam şimdi onu kenara kaldıralım Türkçeye geçelim, onu da kenara kaldıralım fen bilgisine geçelim” diyoruz.

Oysa, öğrenme dediğimiz şey aslında bir bağlama süreci. Eğitim fakültelerinde ilk öğretilen şeylerden birisi öğrenmenin beynimizdeki yansımasıdır. Öğrenme gerçekleşirken beynimizdeki nöronlar arasında bağlantılar oluşmaya başlar. Bu bağlantılar ne kadar pekişirse beyin ona göre bir değişim ve gelişim sürecine girer. Kullanılmayan bağlantılar silinir, yenileri için yer açılır. Bedenimiz de gezegenimizdeki karmaşık sistemlerin şahane bir yansımasıdır. Döngülerle ve ilişkilerle çalışır, dengeleme mekanizmaları barındırır, her bileşeninin bir görevi vardır.

Bütünsel yapıyı görebilmek…

Eğitim kurgularımızın içinde bedenimize de gezegenimize de bu gözle bakmaya yönelik bir çaba yok. Bunun sonucunda da karmaşıklığı anlayamıyoruz. Bütünsel yapıyı görmediğimiz için uzun erimli bakamıyoruz. Haliyle sorunlara çözüm olarak sunduklarımızın yeni sorunlara sebep olduğunu idrak edemiyoruz.

İşte tüm bu sebepler yüzünden, normal aslında normal değilken kendimizi “yeni normal” tartışmalarının içinde buluyoruz.

Yazımın başından beri ipuçlarını verdiğim eleştiriyi sunan bir disiplinden bahsetmek istiyorum: sistem düşüncesi. Sistem düşüncesi ele aldığım konuları ve daha fazlasını kendine dert edinen bir yaklaşım. Sistem düşüncesi, sistemlerle düşünme ve bütünü görme çabası. Herhangi bir parçanın detayına odaklanmak yerine, bütünü ve ilişkiler ağını görmeyi sağlayan bir bakış açısı. Bunu yaparken de gezegenimizden ilham alan bir disiplin. Bu disiplini eğitimle buluşturma çabası içinde olan çalışmalar mevcut. Dünya’da ve Türkiye’de bu amaçla kurulmuş girişimler var. Türkiye’de de Sistem Düşüncesi Derneği çatısı altında önemli çalışmalar yürütülüyor. Ben de sistem düşüncesinin erken çocukluk eğitimine yansıması üzerine kafa yoruyorum ve derneğin de desteğiyle araştırma çalışmaları gerçekleştiriyorum.

Gezegenimizdeki yapıları dikkate alan kurgular oluşturmak için bir krize ihtiyacımız yok. Kriz olsa da olmasa da görüp görebileceğimiz en iyi tasarım bu. Tüm türlerin, kuşakların ve gezegenimizin refah içinde varlığını sürdürebilmesinin koşulu bu. Daha da önemlisi etik yönden baktığımızda en doğru seçenek de bu.

 

Bu blog yazısı ERG’nin görüşlerini yansıtmaz. Sorumluluk blog yazarına aittir.