Uzun Hikâye | Gri Kentin Oyuna Uzak Çocukları

Uzun Hikâye | Gri Kentin Oyuna Uzak Çocukları

Umay Aktaş Salman
ERG Araştırmacısı

Türkiye’de her 10 çocuktan altısı günde bir saat ya da daha az süre dışarıda oyun oynuyor. Oysa oyun, eğlenceden çok daha öte. Çocuğun dili, hayatı deneyimleme yolu. Çocuklara dışarıda oyun oynama konusundaki deneyimlerini sorduk. Bir günü nasıl geçirdiklerine tanıklık ettik.

 

Kentin gri mahallelerinden biri. Omuz omuza vermiş apartmanlar göz alabildiğine uzanıyor. Caddeler, hatta kaldırımlar araba dolu. Cadde kenarlarına ara ara dikilmiş ağaçlar, plastik çiçekler gibi grinin ortasına bırakılan plastik parklar var nadir de olsa. Tek renk, onlardan ibaret. Sokaklarda çocukları görmek zor. Kimi zaman çıkmaz sokaklarda kimi zaman da kaldırımların bir köşesindeler. Sayıları bir elin parmaklarını geçmiyor. Burası Bahçelievler, Soğanlı.

 

 

Soğanlı’nın birbirine bitişik apartmanlarından birinde Taymur ailesi oturuyor. Apartmanın merdivenlerini çıkarken her katta, kapının önünde bir bisiklet, scooter göze çarpıyor. Bu haliyle kapı önleri, kullanılamayan oyuncak deposu gibi. O binilemeyen bisikletlerden ikisi, 9 yaşındaki Roza ve 11 yaşındaki Harun’a ait. Roza ve Harun o gün de diğer günler olduğu gibi anneleriyle birlikte evdeler. Salonda televizyon açık, ekranda çizgi film oynuyor. Roza ve Harun, açık havada çok az oynayabilen çocuklardan sadece ikisi. 2016 yılında 10 ülkede 12 bin ebeveynle görüşülerek yapılan OMO Global Çocuk ve Oyun Araştırması’na göre Türkiye’de her 10 çocuktan altısı günde bir saat ya da daha az süre dışarıda oyun oynuyor. Tema Vakfı’nın 2013-2014 eğitim yılında “İstanbul’da Çocuk ve Doğa İlişkisi Araştırması” sonuçları da benzer. 3,7 ve 10.sınıfta okuyan 2 bin 486 çocukla yapılan araştırmada, çocukların yüzde 34,8’i bahçede ya da parkta hiç oynamadığını söylüyor. 1 saatten az oynayanların oranı yüzde 30,7, 1-2 saat oynayanlar yüzde 19.6. Parkta ya da bahçede 2-4 saat oynayabilen çocukların oranı ise sadece yüzde 7,7. Oysa oyun, eğlenceden çok daha öte. Uzmanlara göre oyun çocuğun dili, hayatı deneyimleme yolu. Çocuğa en iyi gelen şeylerden birisi de doğada, açık havada oyun oynamak. Çocuklara bu konudaki deneyimlerini sorduk, bir günü nasıl geçirdiklerine tanıklık ettik.

 

Roza dışarı da en fazla bir iki saat oynayabiliyor. Oynadığı alan ise apartmanın önündeki kaldırım. Evleri en üst katta olduğu için, annesi Semra Taymur, kızı dışarı çıktığında sürekli balkondan ona sesleniyor, ona bakıyor. Evdeyken ise çoğunlukla ağabeyi Harun ile birlikte salonda oyuncaklarıyla oynuyorlar. Evde olduklarında teknolojik oyunlar da devreye giriyor. Anneleri Semra Taymur, telefon için kavga ettiklerini ve telefondan oyun oynamak istediklerini anlatıyor. Roza dışarıda arkadaşlarımla oynamak daha zevkli diye anlatıyor, ancak Harun için telefondaki oyunlar daha zevkli:

 

“Telefonla oynamak yorucu değil, arkadaşa ihtiyacım yok”

“Sokağa çok çıkamıyorum.Sokağa insem kaykay ve bisiklet sürmek için alan yok. Kaykayımı çok seviyorum ama hiç kullanamıyorum. Anneannemin evine gittiğimizde evin önündeki sokakta futbol oynuyoruz. Çoğu zaman annemin telefonuyla ilgileniyorum.  Telefonda oynadığım oyunlar beni mutlu ediyor. Aşağısı sıcak ama telefonla oynarken sıcak olmuyor. Hiç yormuyor. Dışarıya gidip arkadaşım olmayınca sıkıldım deyip geliyorum, ama telefonla oynarken arkadaşa da ihtiyaç yok. Gerçek oyun kadar eğlenceli oluyor. Parkı sevmiyorum, hem uzak hem de küçük çocuklara göre oyuncaklar. Çok da sıra oluyor.”

 

Anne: Oyun bizim için özgürlüktü

Anne Taymur’a göre, güvenlik kaygıları, mekan kısıtlılığı nedeniyle, kendi deyişiyle çocukları eve hapsoluyor:

“Batman’ın Hasankeyf köyünde büyüdüm. Oyun bizim için her şeydi, özgürlüktü. Her şeyden oyun çıkarırdık. Patlıcandan, çamurdan oyuncak yapardık. Şimdi öyle değil. Çocuklarım aşağı indiklerinde apartman içlerine girmeyin diye bile tembihliyorum. Kimseyi tanımıyoruz ki. Yollar ayrı dert, okula bile giderken üçümüz aynı kaldırımda yürüyemiyoruz arabalardan, inşaatlardan. Sokağımızın başında fırın var. Oraya bile çok nadir yolluyorum. Oysa gidip bir şey alsalar, para hesabını öğrenseler…”

 

“Bisikleti, pateni saklıyorum. Ne yapayım?”

Park sekiz sokak ötemizde, uzak kalıyor. Tek başlarına hayatta yollayamam. Akşam üzeri gidiyoruz bazen. Ancak parkta da ağaç yok, bir şey yok. Sıcak oluyor. Bir de çocuklar salıncak sırası beklemekten yoruluyor. Daha fazla yeşil alan olsa çok iyi olurdu. Bisikletleri aldık ama çürüdü valla. Bisiklete binmeleri için eğer açıksa yakındaki okulun bahçesine götürüyoruz. Ancak onun için de bizim müsait olmamız lazım. Eşim inşaatta çalışıyor. Çok yoğun ve çok yorgun geliyor. Ben de yetebildiğim kadar götürmeye çalışıyorum. Bazen de saklıyorum pateni bisikleti, görmesinler diye. Ne yapayım? En çok duyduğum laf ‘anne sıkılıyorum’. Anneanneye gidiyoruz, oradan da sıkıldık diyorlar. Gidecek başka yerimiz yok ki… İki ev arasında dönüp duruyoruz. Beton ve tuğla arasında yaşıyoruz.”

 

“Beden dersi yapılmayınca ağlıyor”

Taymur okulda da açık alanda oynamaya yeteri kadar vakit tanınmadığını düşünüyor. Anlattıkları, öğretmenlerin de bu konuda duyarlı olması gerektiğini gösteriyor:

“Haftanın bir günü beden dersi var. Harun beden dersini çok sever, uçarak okula gidiyor. Bazen ceza veriyor öğretmen, çıkmıyorlar beden dersine. Ya da beden dersi yerine matematik yapıyorlar. Ağlaya ağlaya geliyor o günler Harun eve.”

 

Harun ve Roza son bir aydır hafta içi her gün bir saatliğine, belediyenin ücretsiz spor kursuna yazıldı. Anne Taymur onları her gün yürüyerek yakındaki okulun spor salonuna götürüyor. “Bu bile bizim için büyük lüks. En azından bir saat oynuyor, koşuyor, deşarj oluyorlar” diyor. Çocuklar 4 haftalık kurs bittiği için çok üzgün.

 

“Yeşilin içinde oynamak isterdim”

Semtler değişse de manzara pek değişmiyor. Gaziosmanpaşa Karayolları Mahallesi’nde sokak aralarında daha çok çocuk var. Kimi apartmanın önüne kilim sermiş evcilik oynuyor kimi caddede top oynuyor. Bazı sokaklarda anneler de kaldırımlarda oturuyor.

Cenk Yılmaz 3. sınıf öğrencisi. Ticaret yapan bir baba, ev hanımı bir annenin üçüncü çocuğu. Nerede oynuyorsun sorusunun cevabı onda da değişmiyor. “Bildiğiniz kaldırımda oynuyorum, direğin altında”. Ama o biraz daha şanslı, çünkü arabaları var. Anne babası onu ormana, sahile ya da yüzmeye götürebiliyor. Tatile gitme şansı oluyor. Saklambaç, ebelemeç en sevdiği oyunlar. Tabletiyle de video izlemeyi ve araba yarışı oynamayı sevdiğini anlatıyor. Daha fazla yeşilliğin olduğu bir alanda oynamak istediğini söylüyor. Anne Pınar Yılmaz, etraflarında oyun oynanacak rahat bir alan veya yakında park olmadığını anlatıyor:

“İstanbul’da Sultanahmet’te bir mahallede büyüdüm. Oyun denildiğinde biz özgürlük hissediyorduk. Anne babamızın kafası çok daha rahattı. Sosyal ilişkiler çok daha farklıydı. Evin içinde değildik sürekli. Diyorlar ya ‘çocuklar tabletle çok vakit geçiriyorlar’ diye , alanları kısıtlı, evde oldukları için bir şekilde zaman geçirmek istiyorlar. Evimin mutfağı yola bakıyor. Cenk kaldırımda oynarken sürekli mutfak camından kontrol ediyorum. Ablaları da yanına iniyor. AVM’lere gidiyoruz arada. Kapalı mekan ama güvenli, biz de başındayız. Orada daha serbest hareket edebiliyor. Okul zamanı, ödev, yemek derken vakit yok zaten. İnsanların birbirine olan güveni bittiği için eğlence de, oyun alanı da, çocukluk da bitti. Tokat’a köye gittiğimizde ırmağımız var, yeşillik var. Çocuklar özgür. Okul kapanıyor, üç çocuğum da ‘anne memlekete gidelim’ diyor.”

“Okul bahçeleri çocukların oyun alanı olsun”

Yılmaz, okul bahçelerinin oyun alanı olarak değerlendirilmesini talep ediyor. Mahallelerindeki okula bazen şişme oyun alanı kurulduğunu söyleyen Yılmaz, “Nadir de olsa yapılıyor. O günler gelin görün çocukları. Cenk yine şanslı; hiç oyun alanı görmeyen, sokağının, mahallesinin dışına çıkamayan çocuklar var. O kadar büyük eşitsizlik ki… Dezavantajlı bölgelere daha çok destek verilmeli” diye konuşuyor.

Aynı mahallede oturan Rüveyda Karagöz de 6. sınıfa gidiyor. Rüveyda, son bir aydır her gün belediyenin mahalledeki Bilgi Evi’nde 2-3 saat geçiriyor. Seramik ve gitar kursuna gidiyor. Annesi “Bilgi Evi olmasa çok sıkılırdı” diyor. Bilgi Evi dışındaki saatlerde ise en sevdiği şey arkadaşlarıyla apartmanın önünde oynamak.

 

Apartmanın önüne kamera sistemi

Rüveyda ve 8 yaşındaki kardeşinin apartmanın önünde oynayabilmesi için ailesi kamera sistemi kurdurmuş. Anne Merve Karagöz evde bebeğine bakarken, bir yandan da kapı önünde oynayan iki çocuğunu izliyor kameradan. Sürekli çocuklarını kontrol ettiğini anlatan Anne Karagöz şöyle konuşuyor:

“Sürekli aşağıda başlarında duramam. Ya da ‘çıkmayın’ diyeceğim. Onu yapmak istemiyorum ama güvenebileceğim bir alan da yok. Her akşam dışarı çıkıyoruz. Ormana, sahile götürüyoruz. Yeter ki mahallede olmasınlar, ortam çok kötü. Sıkılmasın çocuklar diye uğraşıyoruz. Ancak ne yaparsak yapalım yine de kapının önünde daha mutlular. Hep kaldırım, hep kaldırım. Karşıya geçme şansları bile yok. Yine de, ona rağmen mutlular.  Çünkü çocukların arkadaşlarıyla bağ kurmaları, iletişim kurmaları lazım. Biz çocukları çektikçe yalnız kalıyorlar.”

 

Kendi çocukluğuyla kıyasladığında arada çok fark olduğunu anlatan Karagöz, “Biz özgürdük, onlar şimdi sürekli bizim gözetimimiz altında” diyor. Oyunun çocukların gelişimi için de çok önemli olduğunun farkında. 8 yaşındaki oğlu bronşit olduğu için onu eskiden hiç sokağa çıkarmadığını ve sosyal ilişkilerinin geç geliştiğini anlatıyor: “Çok içine kapanık oldu. Daha az sokaktaydı, daha az arkadaşı oldu. 1. sınıfta çok zorlandık. Arkadaşlarıyla zor bağ kurdu.”

 

Kapının ardına çıkılamayan bahçeler…

Bahçeli bir apartmanda yaşayan çocuklar oyunlarını dışarıda oynama şansına daha fazla sahip. 5. sınıf öğrencisi Ece Sancılı, Çengelköy’de bahçeli bir apartmanda oturuyor. Apartman bahçesinin dışına çıkması yasak. “Zaten bahçenin dışında da bir şey yok, apartmanlar var” diyor. Apartmanın bahçesinde kimi zaman arkadaşları kimi zaman da tek başına oynadığını söylüyor. Sancılı, okuldayken de açık alanda vakit geçirebilenlerden. İlkbaharda dersleri dışarıda yapabildiklerini anlatıyor. Okulda bir sürü oyun alanı olduğunu da söylüyor.

 

Siteler ve özgürlük anlayışı

Ece, daha önce bir sitede oturduğunu,orada daha çok dışarıda olduğunu ve güvenli hissettiğini de anlatıyor. Sadece o değil, aileler de öyle düşünüyor. Belirli sınırlar içinde, belirli insanlarla yaşanmasına, izole bir yaşam olmasına karşın, siteler çocukların oyun oynayabilmesi açısından “özgürlük” olarak tanımlanıyor. Antalya’da yaşayan Akpınar ailesi yeşilliği bol, havuzlu bir sitede oturuyor. Biri 8, diğeri 11 yaşında iki oğlu olan Özlem Akpınar, çocuklarının günde en az dört saat bahçede oynayabildiklerini söylüyor. Site içinde olmayan bir apartmanda otursalar, Antalya daha müsait olmasına karşın kendisi olmadan çocukları sokağa bırakamayacağını anlatan Akpınar, “Bahçede çok vakit geçiriyorlar. Arkadaşları da var. Daha özgürler, sosyaller… Kışın okuldan geldikleri zaman da bir saat bahçede oynuyorlar, o enerjilerini atmaları lazım. Birbirlerini keşfediyorlar, birbirlerinden öğreniyorlar” diye konuşuyor. Bertuğ ve Tuğberk müzik ve spor kursuna da gidiyor. Bertuğ, haftanın üç günü kursa devam ediyor.

Çocukların ne kadar, nasıl ve nerede oyun oynayadığı, zamanlarının çoğunun aileleri tarafından yapılandırılıp yapılandırılmadığı, teknolojiyle ilişkileri, kuşkusuz her çocuğa, ailenin şartlarına, yaşadığı yere ebeveynlik tutumlarına göre değişiyor. Ancak iki gerçek var. Bunlardan ilki, çocuklar eskiye oranla daha az dışarıda oynayabiliyor. Çocukların ve annelerin oyun tanımının farklılığından bile bunu anlamak mümkün. Anneler kendi yaşadıkları deneyimlerden yola çıkarak oyunu özgürlük, çocuklar ise oyunu eğlence olarak tanımlıyor. İkinci gerçek ise oyunun, eğlenceden çok daha öte olduğu.

 

“Oyun çocuğun dili”

Klinik Psikolog Güneş Özen Urcan, beslenmek gibi oyunun da çok temel bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor. Oyunun çocuğun evi olduğunu anlatan Urcan, çocuğa neler kattığını, nasıl hissettirdiğini şöyle özetliyor:

“Oyun çocuğun dili, rahatladığı yer. Çocuğun kendi ile bağlantısıdır oyun. Bir çocuk oyun oynayamıyorsa kendisiyle bağlantısı da kopmuştur. Kendini de ifade etmekte zorlanır. Çocuk oyun oynarken birçok rol deneyimler. Bazen aktiftir, oyun kurar, bazen pasiftir birinin oyununa katılır. Oyunda bir çok duygu harekete geçer. Hayal kırıklığı, mücadele var. Tüm bunlar zorluklarla baş etme becerilerini de çok güçlendiriyor. Oyun, çocuğun iç dünyası ile dış dünya arasında geçiş alanı. Çocuk büyüdükçe dış dünyayı tanımaya başladıkça engellemelerle ve yetersizliklerle yüzleşir, oyun çocuğun hayalleriyle gerçeklerin dengesini kurduğu bir yer.”

 

“Doğa çocuğun düş dünyasını ortaya çıkarmasına alan açıyor”

Çocuğu en mutlu eden iki şeyin doğada olmak ve akranlarıyla birlikte olmak olduğunu da anlatan Urcan, doğada olmanın çocuğa katkısını şöyle anlatıyor:

“Doğada çocuğun duyuları daha ön planda oluyor. Evde de duyularını tabii ki kullanabilir ama bunları ne kadar çok çeşitlendirirseniz, bilişsel ve duygusal bağlantıları o kadar gelişiyor” diye konuşuyor. Doğadaki sade ve basit materyaller sayesinde çocuk içsel kaynaklarını kullanabilir ve yaratıcılığını fark edebilir. Doğa çocuğun kendi düş dünyasını ortaya koymasına daha çok alan açıyor. Çocuğun kendisini ifade etmesine daha çok alan kalıyor. Aksi durumda çocuk oldukça pasif konumda kalarak dışarıdan uyaranlara maruz kalıyor.”

 

“Oyun, performans haline dönüşmemeli”

Açık alanda ya da kapalı alanda, unutulmaması gereken en önemli şey ise çocuğa serbest oyun hakkı tanımak. Ekonomik, politik, sosyolojik nedenlerle, şehirlerin veya yaşam alanlarının dönüşümü ile her şeyin değiştiği gibi oyunun da değiştiğini anlatan Urcan, nerede olursa olsun serbest oyunun önemine dikkat çekiyor:

“Yetişkinin rolü önemli. Ebeveyn kaygısı arttıkça oyuna müdahale artıyor. Güvenlik kaygısıyla çocuğu gözleme artıyor. Oyun, rahatlama alanı olmaktan çıkıp performans haline dönüşüyor çocuk için. Çocuğun oyununun ucunu açık bırakmalıyız ki kendini tanısın. Kendini tanırsa yeni şeyler de deneyebilir.”

Kimi zaman da ebeveynler çocuğun tüm zamanını çeşitli etkinliklerle planlayarak onlara yapılandırılmamış zaman bırakmıyor. Psikolog Urcan yaratıcılığın ve keşfetmenin sıkılmaktan beslendiğinin de altını çiziyor:

 

Yaratıcılık sıkılmaktan doğar

“Çocuğun sürekli oyununa katılarak, sürekli zamanını yapılandırarak ebeveynler sıkılmasına fırsat vermiyor. Oysa yaratıcılık sıkılmaktan beslenir. Şu anki çocukların en büyük sıkıntısı yalnız oyun oynayamamak. Biz çocukların gelişimine bakarken çocuğun yalnız kalma kapasitesine de bakarız. Hep ebeveynine mi ihtiyaç duyuyor, ona bakarız. Ebeveyn stilleri de değişiyor. Daha arkadaşça ilişki kuruluyor. Ebeveyn olamıyor anne baba. Çocuğun kendi başına kaldığı anların çok kıymetli olduğunu unutmamak lazım. Çocuk yalnız kaldığında sahip olduğu kaynakların içinde olduğunu fark edebilir. Potansiyelini fark edebilir. Bir taraf var, hiç oyun oynamıyor çocuğuyla, bir taraf da hep oyun oynayıp, çocuğunun zamanını sürekli yapılandırıyor. Bunun dengesini kurmak ve ihtiyaca göre düzenlemek önemli. Performans odaklı olduğunuz zaman tüm vaktini yeteneğini göstermek için kullanması gerektiğini düşünüyor çocuk. Çocuk hiçbir yeteneğini sergilemek zorunda olmadığını bilmeli oyun oynarken.”

Teknoloji de önemli bir konu. Urcan, teknolojinin kaçınılmaz olduğunu, ancak teknolojiyi kullanırken çocuğun pasif değil, üretebilir olmasının önemli olduğunu vurguluyor:

 

Bazen teknolojik aletler sıkıntılı anlarda sakinleştirici ya da çatışmalarda oyalayıcı rollerde de çocuklara sunuluyor. Bu da oradaki uyaranların uyuşturan özelliklerini kullanmak demek oluyor. Doğada oyun azaldıkça teknolojik oyunların artması gibi bir ilişki çocuklar için düşünülebilir. Doğadaki gerçek uyaranların yerini ekranlardaki sanal uyaranlar alıyor. Bu çağda teknolojik aletleri çocuklardan uzak tutmak mümkün ve gerçekçi değil. Ebeveynlerin görevi onları nasıl kullanacakları konusunda bilinçlendirmek. Çocuk yaşına uygun olmayan, hızlı görsel ve işitsel uyaranlara pasif konumda çok maruz kaldığında tehlikeli bir noktaya gidebiliyor. Ancak birçok şeyi de teknolojik aletler sayesinde üretebiliyoruz. Yazı yazmak, fotoğraf, video çekmek ya da bir şeyin nasıl yapıldığını öğrenmek gibi aktif olarak teknolojiyi kullanmak da mümkün. Ebeveynler çocuğunun maruz kaldığı içeriği ve süreyi belirleyebilir.

 

AVM’ler bakıcı gibi kullanılıyor

Bugün çocukların oyun alanlarından biri de geçmişten farklı olarak Alışveriş Merkezleri (AVM). Patene, scootera çocuklar orada biniyor. Doğum günü partileri, kimi zaman okul gezileri bile AVM’lere yapılıyor. Onlarca makinenin olduğu oyun alanlarında çocuklar saatlerini geçiriyor. Tema Vakfı’nın “İstanbul’da Çocuk ve Doğa İlişkisi Araştırması”na göre çocukların yüzde 60,5’i boş zamanlarında AVM’lere gidiyor. Urcan’a göre AVM’ler de amaç değil araç olmalı:

“AVM’ler çocuklara çok iyi gelmiyor. Yetişkinleri bile yoran bir yer. Çok kısa sürelerde araç olmalı, uğrak yer olmalı. Amaç oraya girmek olmamalı. Özellikle kentlerde evde bilgisayar, bakıcı gibi kullanılıyor, toplu yaşamda da AVM’ler öyle kullanılıyor gibi. En büyük sıkıntı o.”

 

“Oyun alanlarının daralması bir yaklaşım sorunu”

Çocuk odaklı şehircilik girişimi Kent ve Çocuk’un kurucularından Gizem Kıygı da,  oyun alanlarının daralmasının bir yaklaşım sorunu olduğunu anlatıyor:

“Kent dediğimiz şey bir bütün. Kadın, erkek, çocuk birlikte yaşıyoruz tüm bireyler. Kentte çocuklar için planlanacak alanlar yerine evin kapısının önünde itibaren tüm kent çocuğa uygun olmalı. Sokakta oynamak çocuğun gelişiminin yanı sıra kenti algılaması açısından da çok önemli.”

Kıygı, sokağa çıkmanın azaldığının farkında olduklarını ancak hala çok korkunç bir durumda olmadığını söylüyor:

“Kötüye gitme potansiyeli var. Bunu önlemeye çalışıyoruz. Annelere göre çocukların sokakta olmama sebeplerinden biri güvenlik. ‘Sokakta inşaat var’ diyor mesela. Günümüz inşaat yapma biçiminde, çocukla inşaat faaliyeti yanyana olmamalı zaten. ‘Sokakta oynayan başka çocuk olmadığı için yollamıyorum’ diyen de var. Sitelerde yaşam da şu anda bize bir yaşam şekli sunuyor. Siteler, güvenli alan olarak sunuluyor. Sitede çocuk dışarı çıkıyor olabilir. Önemli bir tarafı da dışarı çıktığında kimi gördüğü. Bir kenti kent yapan sokağı, mahallesi, meydanıdır. Bir kenti kent yapan bizden farklı kişilerle karşılaşabilmemizdir aynı zamanda. Çocuğun özgür hissetmesi, temiz hava alması önemli tabii ki. Ama hayatındaki zorluklarla başa çıkabilme kapasitesi de önemli. Kendinden başka, farklı yaşayan çocuklarla bir arada olması, esnaftan kendi başına alışveriş yapması da önemli.”

 

“İlgilenirseniz güzelleşir”

Bir mekanı güzel yapma biçiminin orayla ilgilenmek olduğunun da altını çizen Kıygı, “Parkın bir yeri kırılmış, salıncağı koparılmış mesela. Velinin yerel yönetimi araması, bilgilendirmesi, düzeltilmesini sağlaması gerekiyor” diye konuşuyor.

 

Çocuk parkları iyi olan ülkelerde yaşayanların haklarının peşinde olduğunu da vurgulayan Kıygı, “O yüzden o parklar o kadar iyi. Çiçek isteniyorsa talep etmek, uygun olmayan şeyler varsa şikayet etmek gerekiyor. Yeşil alana ihtiyacımız var deyip mücadele etmek farklı, sadece kendi için yeşil alanı olan bir yere taşınmak farklı” diyor.

Kıygı, velilerle birebir iletişim kurduğu için öğretmenlere burada çok önemli görevler düştüğünü söylüyor. Hem kendi farkındalıklarını artırma hem de çevrelerinin farkındalıklarını arttırma noktasında öğretmenler önemli. Özellikle oyun alanlarının daha kısıtlı olduğu yerlerde çocuklar ve anneler okul bahçelerini daha aktif kullanmak istiyor. Kıygı da okul bahçelerinin kamusal mekan olduğunu hatırlatarak şöyle konuşuyor:

 

Paris sıkışık bir kent ama…

“Okul bahçeleri sadece ders aralarında vakit geçirecek alan olmaktan çıkmalı. Mesela Paris sıkışık bir kent, yeşil alan yok. Okulların hepsinin bahçesi değerlendiriliyor ve kamuya açılıyor. Bu, Türkiye’de imkansız bir konu. Çünkü okul bahçesinde somut güvenlik tehditleri var.”

Türkiye’nin farklı illerinde çocuklarla atölyeler yapan Kıygı’nın verdiği örnekler, karar alıcıların çocuklarla birlikte düşünüp, çocukların gözünden bakabilmelerinin ne kadar önemli olduğunu gerektiğini gösteriyor:

“Çocuklar yetişkinlerden farklı olarak talep odaklı değil çözüm odaklı çalışıyor. Örneğin, yaptığımız bir atölyede AVM, site, özel okul üçgeninde hayatı geçen bir çocuk vardı. Onları yer altından bağladı, eğlence noktaları yaptı kendine. Başka bir çocuğun evinin yakından kanalizasyon geçiyormuş. Tünel yaptı. Kentsel dönüşümde olan bir mahallede çocuklarla atölye yapıyorduk. Mahalleyi birlikte gezdik. Bizi bir yere götürdüler, dışarıdan baktığınızda bomboş alan ama orası onların kuş gözlem yeriymiş. Bunu çocuğun hayatına girmeden anlamanız mümkün değil.”

Bu noktada yerel yönetimlere de çok iş düşüyor. Yapabilecekleri çok şey olduğunun anlatan Kıygı şöyle konuşuyor:

“Belediyeler 5 yılda bir plan yapar. Çocuk dostu olmalı o planlar. İnşaat denetimleri çok iyi olmalı, hayatını kaybeden çocuklar var. Bir sokağa aynı anda kaç inşaat verilmeli, yasada yok. Bir sokağa bir inşaat verilmeli ve giriş çıkışlar çocuk oyun saatlerine göre olmalı. Parklar konusu ise çok boyutlu. Park nereye yapılıyor, çocuğun erişebileceği yere yapılıyor mu? Nicelik olarak bir standardı tutturmak için, ‘üç salıncak koyduk park oldu’ diye bir şey yok. Oyun materyallerinin erişilebilirliği önemli. Engelli çocukların erişmesi de önemli. Doğru uygulama olmalı. Zeminin eğimi, güneş açısı doğru hesaplanmalı; kum varsa, kedi köpek geliyorsa düzenli temizlenmeli… Her malzemenin avantajları ve dezavantajları var. Bunlar iyi hesaplanıp, plastik malzeme mi ahşap malzeme mi ona göre yerleştirilmeli. Bir yağmur yağıyor, park su oluyor. Her detay ince ince hesapmalı.”

Çocuk ve oyun, aslında ebeveynlerden kenti planlayanlara, sivil toplum kuruluşlarına, yerel yönetimlerden öğretmenlere kadar herkesin dahil olduğu bir konu. Çocuğu birey olarak kabul etmekle, aynı zamanda oyun ve sağlıklı bir çevrede büyüme hakkına sahip çıkmakla ilgili. Yani bu bir zihniyet meselesi. Çocuğunuzun/çocukların oyun hakkına ne kadar saygı duyuyoruz? Onların haklarını gasp etmediğimizden emin miyiz? Belki de bu soruyu sorarak başlamalıyız bir şeyleri değiştirmeye.