Zorunlu Din Dersi ve AİHM Kararı

Zorunlu Din Dersi ve AİHM Kararı

Al Jazeera Turk, Işık Tüzün

AİHM kararı sonrası Türkiye’nin izleyebileceği yollardan biri, inançsızlık da dahil olmak üzere farklı mezhep, din ve inançların birlikte karşılıklı anlayış ve saygı temelinde yaşamasına katkıda bulunabilecek bir dersin okullarda sunulmasıdır. Ancak, böyle bir dersin dahi anayasal zorunluluk olmaktan çıkarılması gerekir. 

Alevi dernekleri zaman zaman düzenledikleri eylemlerle zorunlu din dersinin kaldırılmasını talep ediyor. [FOTOĞRAF: AA-ARŞİV]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi (DKAB) dersleri dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ettiğine karar verdi. Uygun bir muafiyet mekanizmasının yokluğunda dersin Alevi öğrencileri kendi değerleri ve okulları arasında bir çatışmaya ittiğine dikkat çeken kararda, sorunun yapısal nitelikte olduğu vurgulandı. Mahkeme, hiç kimseyi inancını açıklamaya zorlamayan bir muafiyet mekanizması oluşturulması başta olmak üzere Türkiye’nin gecikmeden gerekli önlemleri alması gerektiğini söyledi.

Mahkeme, benzer bir kararı yedi yıl önce de vermişti. Dersten muafiyet talebi karşılanmayan Hasan ve Eylem Zengin’in açtığı davanın 2007 tarihli kararında AİHM, dersin nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmadığını, farklı dinler ya da inanışlara ilişkin yeterli bilgi içermediğini ve bu nedenle zorunlu tutulamayacağını belirtmişti. Milli Eğitim Bakanlığı, karara temel oluşturan DKAB dersinin öğretim programı dava sürecinde yenilendiği için, dersin yasal statüsünün devam edeceğini açıklamıştı. Bu süreçte göz ardı edilen sadece AİHM’in kararı değildi. Danıştay’ın, AİHM kararıyla uyumlu olan, hatta koşulsuz muafiyet sağlansa bile bu içerikle dersin anayasaya aykırı olduğunu ve ancak isteğe bağlı sunulabileceğini belirten 2007 ve 2008 tarihli kararları da gerekli değişimi getiremedi.

Hak ihlallerine asıl yol açan, belirli bir dini ya da inancı diğerlerinden üstün gören; farklı dinleri ve inançları egemen bakış açısından aktaran; çoğulculuğu Alevilik ile ilgili seçme bilgiler vermeye, ahlakıysa dindarlığa indirgeyen tutumlardır. 


by Işık Tüzün

2007’den günümüze Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretim programlarının değişimi

AİHM kararı sonrasında dersin zorunlu olmaktan çıkarılması ve/veya ayrımcılık doğurmayan bir muafiyet mekanizması yaratılması gibi önlemler alınmaması öğretim programlarında değişikliğe gidilmesiyle açıklandığı için programlara yakından bakmakta yarar var. 2007-2008 yılında uygulamaya konan öğretim programının, Hasan ve Eylem Zengin / Türkiye kararına temel oluşturan programın ilerisinde olduğunu söylemek güç. İbadet uygulamalarına oldukça geniş yer veren programda, Sünni İslam dışında farklı dinler, mezhepler ve inançlara yeterli yer ayrılmıyordu; ateizm, teizm ve agnostisizm ise tamamen dışarıda bırakılmıştı. Ayrıca, farklı inançlara ilişkin (oldukça sınırlı ve genel) bilgiler için olduğu gibi, ahlâk ve din kültürüyle ilgili bölümler de İslami bakış açısından aktarılıyordu. Bu dönemde kullanılan ders kitapları üzerine yapılan bir inceleme de benzer sonuçlara sahipti; çok sayıda insan hakkı ihlali barındıran ders kitapları çoğulcu bir yaklaşımın uzağındaydı, dinler ve inançları bir hiyerarşi içinde sunuyordu ve ahlâkı dine indirgiyordu.

2011-2012 eğitim-öğretim yılında öğretim programları yeniden değişti. Mine Yıldırım, Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) Eğitim İzleme Raporu 2011 için yaptığı incelemede, ele alınan konular bakımından programda Türkiye’de İslam bağlamında çoğulculuk açısından ilerleme kaydedildiğini, İslam dışındaki dinlere ve inançlara sınırlı yer ayrıldığı ve bunların kendi içlerindeki çeşitliliğin göz ardı edildiğini, daha da önemlisi İslami bakış açısının korunduğunu ortaya koydu. Sıklıkla karşılaşılan “dinimiz”, “peygamberimiz”, “kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim” vb. sözlerin yanı sıra Ateizm ve Hristiyanlığı gayrimeşru inançlar olarak sunan ifadeler ise çoğulculuktan ve nesnellikten uzak bir yaklaşımın ders kitaplarındaki başlıca yansımaları.

Özetle, bir önceki programa göre iyileşmeye rağmen, tüm dinlere ve inanışlara eşit mesafede duran ve “dinler hakkında eğitim” olarak adlandırılan yaklaşım tam olarak benimsenmedi. Ders, belirli bir dinin inanç esaslarını ve ibadetlerini benimsetmeye çalışan “din eğitimi” yaklaşımından da unsurlar barındırmaya devam etti. Yukarıda bahsedilen bulgular, mevcut politikaları ve Danıştay’ın 2009’dan itibaren tutum değiştirerek verdiği muafiyeti ret kararlarını etkilemedi. Böylece 16 Eylül 2014’te Türkiye, “[D]evlet, eğitim ve öğrenim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasına sağlama haklarına saygı gösterir.” diyen AİHS Ek Protokol 1 Madde 2’yi  zorunlu DKAB dersi dolayısıyla ihlal ettiği kararıyla bir kez daha karşı karşıya geldi.

AİHM kararı sonrasında Türkiye’nin seçenekleri

Öncelikle, DKAB dersinin nesnel, çoğulcu ve eleştirel bir yapıya kavuşturulmasını ya da kaldırılmasını savunanların karşı çıktıklarının, bireylerin dinler konusunda bilgi edinmesi olmadığının altını çizmek gerekir. Hatta Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, “din eğitimi” yerine “dinler hakkında eğitim” niteliği taşıyan bir dersin din ve vicdan özgürlüğüne saygıyı artıracağını öne sürer. Hak ihlallerine asıl yol açan, belirli bir dini ya da inancı diğerlerinden üstün gören; farklı dinleri ve inançları egemen bakış açısından aktaran; çoğulculuğu Alevilik ile ilgili seçme bilgiler vermeye, ahlakıysa dindarlığa indirgeyen tutumlardır. Türkiye’nin izleyebileceği yollardan biri, inançsızlık da dahil olmak üzere farklı mezhepler, dinler ve inançların birlikte karşılıklı anlayış ve saygı temelinde yaşamasına katkıda bulunabilecek bir dersin okullarda sunulmasıdır. Ancak, böyle bir dersin dahi anayasal zorunluluk olmaktan çıkarılması gerekir.

Türkiye’nin izleyebileceği diğer bir yol, sadece Musevilere ve Hristiyanlara tanınan muafiyet hakkının herkese tanınması ve muafiyetin kişinin inancını açıklamayı gerektirmemesidir.


by Işık Tüzün

Mevcut durumda öğrenciler, hem ortaokulda haftada iki saat ve lisede bir saat olmak üzere DKAB zorunlu olarak alıyor, hem de Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler derslerini seçebiliyorlar. Dersin “din eğitimi”nden tamamen arındırılmamış içeriğini ve zorunlu tutulmasını toplumda din eğitimine olan taleple meşrulaştırmaya çalışan devlet, ortaokullarda ve liselerde seçmeli olarak din eğitimi sunmaya başladığında zorunlu dersi “din eğitimi” yerine çoğulcu, nesnel ve eleştirel bir içerikle “dinler hakkında eğitim” olarak kurgulayabilirdi. Bu fırsat henüz kaçmış değildir ve AİHM kararı karşısında özenle değerlendirilmelidir.

ERG, 2011’de Türkiye’de Din ve Eğitim: Son Dönemdeki Gelişmeler ve Değişim Süreci raporunu hazırlarken, dikkat çeken önemli bir gelişme farklı kesimlerin kullandığı terminolojinin büyük ölçüde ortaklaşmış olmasıydı. DKAB dersinin nesnel, çoğulcu, tarafsız, mezheplerüstü, dinler açılımlı, bilimsel ve bilgiyi temel alan, öğrenci merkezli ve insan haklarıyla uyumlu olması üzerine bir uzlaşı vardı. Öte yandan, uygulamaların bu çerçeveden uzağa düşmesi, bu kavramların sıklıkla kullanılmalarına rağmen yeterince anlaşılmadığını gösteriyordu. Dolayısıyla, eğer yeni bir program hazırlama yoluna gidilecekse ilgili tüm tarafların insan hakları normlarını içselleştirmesi ve başta öğretmenler olmak üzere okullardaki tüm sorumluların daha donanımlı ve hesap verebilir kılınması önemli.

Türkiye’nin izleyebileceği diğer bir yol, sadece Musevilere ve Hristiyanlara tanınan muafiyet hakkının herkese tanınması ve muafiyetin kişinin inancını açıklamayı gerektirmemesidir. Ayrıca, dersten muaf olan öğrencilerin isteklerine uygun, inanç özgürlüğünü ihlal etmeyecek başka bir derse yönlendirilmesi beklenir. Ayrımcılık doğurmayan bir muafiyet mekanizmasının yaşama geçirilmesi, oldukça hızlı bir biçimde atılabilecek ve elzem bir adımdır.

Son olarak, din ve eğitim alanındaki çoğu tartışmanın devlet ve ebeveyn hakları ekseninde gelişmesi, bu süreçte çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüşlerinin dikkate alınması haklarına ya da din ve vicdan özgürlüğü haklarına hiçbir atıfta bulunulmaması temel bir eksiklikr. Türkiye’nin din ve eğitim alanında bundan böyle atacağı adımlar, çocuk hakları temelli bir bakışın da eşlik etmesi gerekir.

Işık Tüzün, Sabancı Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Eğitim Reformu Girişimi’nde (ERG) Savunu ve Eğitim Programları Koordinatörü’dür.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.