Z Kuşağının “Okul”u 

Z Kuşağının “Okul”u 

Enes K. Koşar
ERG Stajyeri
İngilizce Öğretmenliği- Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisi

Bugün lise sıralarında oturan gençlerle aynı kuşaktan, Z kuşağından olan Enes Koşar, şimdi bir öğretmen adayı olarak sınıfta. Öğrenciyken sorguladıklarına bu kez farklı bir gözle bakıyor. Okul bilgi öğrenmenin dışında çocukların kendini keşfettiği bir yer olabiliyor mu? Öğretmen sadece bilgiyi aktaran mı? Öğrenciler bilgiyi hayatta nasıl kullanacaklarını öğrenebiliyor mu? Koşar, sınıfın içinden izlenimleriyle ve öğrenci görüşleriyle Z kuşağının okulda ne bulmak istediğini ERG Blog için yazdı.

Lise serüvenlerinin henüz beşinci ayını geride bırakmış, heyecanı yüksek 9. sınıf öğrencileriyle aynı sıralara oturuyor, aynı dersi dinliyorum. Fakat bu sefer bir lise öğrencisi değil, eğitim fakültesinde okuyan bir öğretmen adayı olarak buradayım. Burası İstanbul Anadolu yakasında bir Anadolu lisesi. Burada bulunmamın temel nedeni dersi gözlemlemek ama bir süre sonra tıpkı lise öğrencisiyken hissettiğim gibi sıkıldığımı düşünüyorum. Dersin akışına bir türlü kapılamıyorum. Öğretmen adayı olarak öğretmenin gözleriyle sınıfa bakıyorum ama sıralarda oturan gençlerle de aynı kuşaktanım: Z kuşağı. Yani onların nelere ilgi duyduğunu, önceki kuşaktan farklılaşan öğrenme ve iletişim şekillerini biliyorum. Aslında çoğunlukla olduğu gibi öğretmen merkezli ilerliyor ders. İngilizce öğretmeni anlatıyor, öğrenciler dinliyor. Bu yüzden öğrencilerin dersle pek de bağ kurabildiği söylenemez. 

Sınıf içerisindeki öğrenci- öğretmen iletişimsizliği

Gençlerin talebi, ders içi öğretimsel gözlemimde kendisini daha da belirgin kılıyor. İletişimin, esnekliğin ve etkileşimin daha fazla ön planda olması gerekirken, 9 ve 11. sınıf İngilizce derslerinde en çok dikkatimi çeken sınıf içerisindeki iletişimsizlik oluyor. Konuşma becerileri aktivitelerinde öğretmenin kitaptan veya akıllı tahtadan sunduğu kalıp cümleler, sorular öğrenciler tarafından karşılık bulmuyor. Bu manzara lise dönemimden ne kadar da tanıdık! Gençler, sınırlar içinde var olmaya çalışırken,öğretmen  “ders işlettirmiyorsunuz” diyor. Öğrencinin de öğretmenin de kendi açısından anlamlandırdıkları ders, ortak noktada buluşamıyor. 

Bunun üzerine eğitim fakültesinde öğrendiklerimi sorguluyorum. Aslında eğitim fakültesinde öğrenciyi merkeze koymayı, dersi böyle kurgulamamız gerektiğini öğreniyoruz. Peki bu, sınıfta neden hayata geçemiyor? Z kuşağı bir öğretmen adayı, iki tarafı da deneyimleyen birisi olarak gençlerin öğrenmek istediği şekilde eğitim vermeyi çoğunlukla ihmal ettiğimizi düşünüyorum. Çoğu zaman gençlerin ilgi alanlarına şans vermekten ve düşüncelerini dinlemekten uzağız. 1990’ların ikinci yarısından sonra dünyaya gelen, kuşak bilimcilerin Z kuşağı olarak adlandırdığı, kendine güveni yüksek ve özne olmaya talip dedikleri bu nesil için okulda sadece dinleyen olmak daha boğucu olabiliyor.

Öğrencilik deneyimim ve staj için girdiğim sınıflardaki izlenimlerin yanı sıra veriler de gençlerin okuldaki sorunlarına dair ipucu veriyor. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın (TEGV)  yaptığı “Çocukların Gözünden Okulda Yaşam Araştırması öğrencilerin okulda öğrendiklerini ilgi çekici bulup bulmamadıklarıyla ilgili önemli veriler içeriyor. 2013-14 ve 2014-15 eğitim öğretim yılında 25 ilde yaklaşık 2 bin öğrenciyle yapılan araştırmaya göre 4. sınıf öğrencilerinin yüzde 68,4’ü “okulda öğrendiklerim ilgimi çeker” derken, bu oran 5. sınıfta 75,8’e, 7. sınıflarda ise yüzde 54,7’ye kadar düşüyor. “Öğretmen ders işlerken sıkıldığını ve dikkatinin dağıldığını” söyleyen öğrencilerin oranı ise 4. sınıfta yüzde 14,4, 5. sınıfta yüzde 13,6, 7. sınıfta yüzde 13,3. 

Derste öğrendiklerimi hayatla ilişkilendirdiğimde verimli oluyor” 

Bu verilerin ötesine geçerek, şimdi liseye giden ve bu yıl mezun gençlerle konuştuğumda okuldan beklentilerini açıkça ifade ediyorlar. Melis Gemalmaz Ankara’da özel bir liseden geçen ay mezun oldu. Derslerin hayatla olan bağının zayıf olmasından yakınıyor: 

“Dersleri, konuları öğreniyoruz ama kod gibi kalıyor. Pratikte ve günlük hayatta bu bilgileri nasıl kullanacağımız konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Okul dediğimiz yer daha interaktif olmalı, derslerin işlenişinden okul işleyişine kadar. Yüksek not bir şekilde alınır.  Notun ötesinde derste öğrendiklerimi hayatla ilişkilendirdiğimde yüksek bir iç motivasyonum oluyor. Böyle olunca verimli oluyor.” 

“Bilgiye her yerden ulaşılır, okul ufkumuzu açmalı”

Ankara’da başka bir özel okulda eğitim gören ve 12. sınıfı bitiren Ömer Acar da derslerde öğrendiği bilgileri uygulayabilmek istediğini anlatıyor: 

“5 gün boyunca her gün 40 saat olan süreç yoğun ve verimsiz. Kitap ve akıllı tahtalardan gösterilen bilgilere evde de kolaylıkla ulaşabilirim. Okulun daha çok etrafımızdaki insanlarla ufuk açma ve vizyon geliştirme üzerine olması gerektiğini düşünüyorum.” 

“Okuldan ilham alamıyorum”

Kocaeli’nde bir Anadolu lisesinde 10. sınıf öğrencisi olan Zeynep Bostan, ders çalışmayı sevdiğini, başarılı da olduğunu fakat derslerde öğrendiklerini pratikte hayata geçiremediği için okuldan ilham alamadığını belirtiyor. Bostan: “Sınıfta sınırlandırılıyoruz. ‘Niye ben buradayım’ diye soruyorum kendime. Hatta derse girerken yetenek ve hayal kelimelerini sınıfın dışında bırakıyorum.”

Gençler öğrendiklerine anlam yükleyebildikleri kadar ilgili ve meraklılar. Öğrenmek merakla başlıyor. Merak edersek öğrenir, merak ettirirsek öğretebiliriz. Peki eğitimciler, öğretmen adayları olarak gençlerin okul içi veya dışı yaşamlarına, ilgi alanlarına ne kadar ilgiliyiz? Onların günlük yaşamlarında önemli yer kaplayan unsurlardan ne kadar haberdarız? Bizler onları anlamadan, onlar bizim anlattıklarımızı anlayabilirler mi?

Melis Gemalmaz’a göre ilgilendikleri konular okulda desteklenmiyor: 

“Hayal gücümüz de desteklenmiyor. İlgimizi ve yeteneklerimizi keşfedebileceğimiz bir yönlendirme yapılmıyor. Beklentiler içerisinde parçalanıyoruz, kendimizi keşfetmeye ne zaman ne de imkân veriliyor. Oysa sınıf içerisinde ve dışarısında öğrencisiyle iyi bir bağ kuran, öğrencisini dinleyen öğretmenlerimizden hayata dair pek çok şey öğreniyoruz.”

“Okulda sözümüz değer görmüyor”

Acar ise “Okullarda zorunluluk var, izahat yok. Bize denilenler mutlak olarak kabul edilirken bizim dediklerimiz duyulmuyor, oysa ki eğitimi alan bizleriz. Gençler bilmeyen, fikirleri sorulmayan taraf olarak konumlandırılıyor. Fikirlerimiz değer görmüyor çünkü dersler ve işleniş çok katı. Fikir üretemiyoruz, bu sefer acaba ‘bende mi sorun var?’ diyoruz. Eleştirmemiz, farklı yaklaşımlarımız yanlış bir şey söylüyormuşuz gibi ‘sen mi bileceksin?’ diye karşılık buluyor. Yapamayacakmışız gibi hissediyoruz. Okul baskılıyor, özgür değiliz. ” 

Bugün, okullarda bir kuşak buluşması görüyoruz; Okulu yönetenler çoğunlukla X, öğretmenler Y ve öğrenciler ise Z kuşağı. Bu yüzden değişime ayak uyduran X ve Y kuşağından farklı olarak, değişimin hızla yaşandığı 21. yüzyılın yerlileri olan Z kuşağının anlam arayışı, keşfe olan tutkusu ve farklılığa olan eğilimi her zaman kolay hayata geçemiyor.  

Okul bilgi öğrenmenin dışında kendimizi keşfettiğimiz, ilgi ve yeteneklerimizin farkına vardığımız bir yer olabilmeli aslında. Tıpkı lise öğrencisi Ömer Acar’ın dediği gibi:“Bilgiye bir tıkla ulaşabiliyoruz. Okul daha çok ufkumuzu açma, vizyonumuzu geliştirme ve etrafımızdaki insanlardan öğrenebilmemiz için olmalı.” 

Mesleki formasyonun ötesinde öğretmenlik…

Bir öğretmen adayı olarak lisedeki bir dersi gözlemlemek, öğrencilerle konuşmak bana meselenin özünü hatırlattı. Öğretmenliğin de bir öğrenme yolculuğu olduğunu çoğu zaman unutuyoruz. Eğitim fakültesinde öğretmen olarak yetiştirilirken öğrencilerden de öğrenebileceğimizi pek konuşmuyoruz. “Ölçme”, “ program”, “sınıf yönetimi”… Bütün bunları öğrenirken kendi “ideal okul”umuzu belki de fanusumuzu kuruyoruz. Öğretmenliğin mesleki formasyonun ötesinde olduğunu hiç unutmamamız gerekiyor.