Sayın Batuhan Aydagül (Eğitim Reformu Girişimi) Röportajı: “Türkiye’de Bilimsel Bilginin Kullanımı”

Sayın Batuhan Aydagül (Eğitim Reformu Girişimi) Röportajı: “Türkiye’de Bilimsel Bilginin Kullanımı”

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi olarak, Eğitim Reformu Girişimi (ERG) Direktörü Batuhan Aydagül ile Türkiye’de karar alma süreçlerinde, politika araştırma ve değerlendirme çalışmalarından elde edilen bilimsel bilginin kullanılması üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Profesyonel kariyerine Finansbank’ta başlayan Aydagül, lisansını Marmara Üniversitesi’nden, yüksek lisansını da Stanford Üniversitesi Uluslararası Eğitim Yönetimi ve Politika Analizi üzerine tamamladı. Harvard Extension School’da yönetim dersleri de alan Aydagül, The British International School İstanbul’da yöneticilik  yaptı. 2007-2008 arasında Liberya Eğitim Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması için koordinatör olarak davet edildi. Mart 2003’te ERG’ye araştırma görevlisi olarak katılan Aydagül, 2010’dan itibaren ERG’nin koordinatörlüğünü üstlenmektedir. Değerlendirme yazı dizisinin bu üçüncü kısmının, siz okuyucularımıza, kanıta-dayalı politika oluşturma kavramının Türkiye’deki izdüşümünü, bir başka sivil toplum kuruluşunun bakış açısından göstereceğini umuyoruz.


Tekrar teşekkür ediyorum AnalizTürkiye olarak, zamanınızı ayırdığınız için. Öncelikle ERG’nin (Eğitim Reformu Girişimi) kuruluş amacından konuşalım istiyorum kısaca. ERG ne yapmaya çalışıyor ve bunu nasıl yapıyor? 

ERG, Türkiye’deki eğitim politikaları tasarlama süreçlerini ve çıktılarını herkes için kaliteli eğitim doğrultusunda iyileştirmeyi amaçlayan bir yönetim. Bu amacına yönelik kamuda karar vericilerin kararlarını bilgilendirmek ve yurttaşların da kamu politikalarıyla ilgili görüş oluşturabilmelerine yardımcı olmak için bilgi üretiyor, araştırma yapıyor ve bu ürettiği bilgilerin daha etkili olarak hedef kitlelerine ulaşması ve bu süreçlerde gerektiğinde verilen mesaja ortak olabilecek kurumlarla işbirliği yapılması için savunu yapıyor. Son olarak gerek sahada, sınıflarda, alanlarda, çalışan öğretmenlerden öğrenmek, gerekse özellikle kendisi için çok önemli olan eleştirel düşünme alanında öğretmenlere dokunabilmek ve onlara da birbirlerinden öğrenme fırsatı yaratabilmek amacıyla eğitim çalışmaları var.

Teşekkür ederim bu öz açıklama için. Belki en sonda sormam gereken bir soru ama ben en başta sormak istiyorum ki görüşmenin geri kalanını bunun üzerine inşa edelim. ERG’nin kurulduğu andan itibaren eğitimde karar alma sürecindeki etkisini tarif edebilir misiniz ya da yol haritasını çizebilir misiniz? 

Türkiye’de siyasa tanımıyla ilgili pencereler 2000 sonrası açılmaya başladı. Bu özellikle bizim etrafımızdaki bölgeyle paralel bir gelişme. Yani Türkiye’nin aslında demokratik siyasa kültürü açısından Doğu Avrupa, Kafkaslar, Güney Doğu Avrupa’ya daha benzer şeyler taşıyordu. Devletin tekelinde olan bir kamu politikası, paydaşlarla diyaloğun çok fazla olmadığı ama bir yandan da sivil toplumun eğitime burslarla ya da okul yaparak ya da eğitim kurumları kurarak ve işleterek katkıda bulunmasının hem beklendiği hem önünün açık olduğu bir alandı. Ama bu diyalog Türkiye’de hiç bir şekilde çift taraflı olarak – ne kamunun bunu arz etmesi ne de sivil toplumun bunu talep etmesi açısından – gerçekleşmiyordu. Buradaki pencerenin açılmasına neden olan faktörler bir konjonktürde ortaya çıktı. AK Parti’nin iktidara gelmesi ve geldiğinde iktidara hani o zamanki ortamda kendisinden çok şüphe edilmesi sonucu bir meşruiyet arayışında olması ve aslında bir önceki, ya da daha önceki, iktidarlardan daha fazla sivil toplum kuruluşlarına ulaşma ve onlarla diyalog içerisinde olma ihtiyacı ve niyeti önemliydi. AB’ye adaylığın resmen başlaması, onu izleyen süreçte demokratikleşme süreci, AB Müktesebatı ve o çerçevede kamu ve kamu dışı aktörlerin politika yapım sürecinde diyaloğunun önemli olması ve bunun vurgulanmış olması gibi şeyler hep beraber Türkiye’de bir politika diyalog sürecinin başlaması için önemli bir ortam yarattı. Keza eğitimdeki durum da hakikaten çok çok olumsuzdu. Örneğin, bir öğretim programının 21. yüzyılda Türkiye’nin demokratikleşmesine eşlik edebilecek ve yahut da bunu destekleyebilecek özelliklerde olmaması gibi bazı eğitim ile ilgili faktörler de bu değişimi bence hızlandırdı.

Bu noktada ERG kuruldu ve zaten ERG’nin bu noktada kurulması da konjonktürel bir tesadüf. Çünkü ERG’yi kuran ekip, “ Evet, Türkiye’de böyle bir değişim var ve bunu yakalayalım” diye değil, “Türkiye’nin kaliteli bir eğitim ihtiyacı var çünkü bir demografik fırsat penceresi var” diye yola çıktı. Her şeyden önce genç nüfusun sayısı gerçekten önemli ve iyi bir eğitim alırlarsa bir avantaj oluşturabilir. Bunu katalize etmek, buna destek olmak, bunu hızlandırmak için de kamu ve kamu dışı aktörler arasında bir diyalog ortamı kurulması ama bu diyalog ortamının da veri temelli bir şekilde gerçekleşmesi niyeti vardı ve böylelikle kuruldu ERG. Demin bahsettiğim bu siyasa kültüründe açılım fırsatından çok iyi yararlandı ERG. Çünkü o noktada “Haydi Kızlar Okula” Kampanyası başlamıştı, öğretim programları reformu başlamıştı ve Milli Eğitim eski Bakanı Sayın Çelik ile birlikte göreve gelen bürokratlar da sivil toplumu dinlemeye ve onlarla konuşmaya daha fazla açıktı. Buradan yola çıkarak ERG’nin daha ilk günden bu süreçlere hem katkı yapma şansı oldu hem de izleme görevini yerine getirmeye başladı.

Bundan sonra ivme yukarı doğru devam etti ve hızlanırken de ERG’nin kamuyla diyaloğu devam etti. O dönemde yapılan çalışmalar sayesinde ERG bürokrasinin güvenini de kazandı. Bütün partilerle konuşmak mümkün değil ama AK Parti nezdinde özelikle bakan düzeyinde gerçekten güvenilir ve sözü (tırnak içerisinde) “ideolojik değil veri temelli ve objektif olan” algısı oluştu. Bu fırsattan sonra kurulan ilişkinin devamını getirmek bizim için daha kolay oldu. Ama bu çizgiyi tutturmak her zaman çok önemli bir zorluktu. Neydi o çizgiyi tutturmak? Hükümet ya da kamuyla eleştirel bir dost çizgisi tutturmak, kamunun iyi yaptıklarına iyi yaptın diyebilmek, eksik yaptıklarına da bak buraları daha iyi yapabilirsin demek ama her ikisini yaparken de yapıcı bir dil kullanmak ve en önemlisi her defasında altına veri koymak.

2005’ten 2011’e kadar olan dönemde Milli Eğitim Bakanlığı’nın veri temelli politika yapma iradesinin, niyetinin, ufkunun çok daha açıldığını gördüm – ki bu 2008-2009 sonrası belki inişe geçmiştir. Bir noktada biz, İlköğretim Genel Müdürü ile oturup karşılıklı veri tartıştık. Bu Türkiye’de kamu yönetimiyle, politika yapım kültürü açısından önemli bir mihenk taşıydı benim için. Daha sonrasında bakanlık ve UNICEF’le beraber bakanlığın belirlediği sorunların nedenlerini beraber araştırmak için işbirliği yaptık. Bu araştırma çok farklı şeylere değiniyordu. Mesleki eğitime değiniyordu, erken çocukluk eğitimine değiniyordu, bir yandan da daha hassas konulara değiniyordu, örneğin din eğitimi. Türkiye’de din ve eğitim alanında ilk çalışmaları biz 2005 yılında yaptık. Ortaya çıkan doküman hala bugün bence önemini koruyor ve bugün Türkiye’de din ve eğitimin nasıl yapılanması gerektiğine dair bence rehber oluşturabilir. Öte yandan Eğitimde İyi Örnekler Konferansı ile öğretmen eğitimlerimiz devam ediyordu. Yalnızca İstanbul’da değil, Türkiye‘deki farklı illerde de yerel çalıştaylar yapıyorduk. Biz buralara gittiğimiz zaman, MEB ve öğretmenlerle temas etme fırsatı buluyorduk ve birbirimizi tanıyorduk. Türkiye’de bence kamu politikasıyla iş yapmak için bir yandan da çalıştığınız insanları tanıma, onlarla bir iletişim, bir frekans yakalama meselesi önemli. Bunun için aslında iki tarafın da emek harcaması, yatırım yapması gerekiyor.

Ya en sonda ya da en basta, etkiniz ne oldu peki dendiğinde bir defa şunu söylemek lazım ki bu bir “zero-sum game” değil, sıfır ya da bir gibi reel bir cevabı olan bir şey de değil. Burada birincisi MEB monolitik bir kurum değil, ikincisi etki dediğiniz şey yalnızca mevzuattaki ya da kanundaki bir değişiklikte değil. Siz politika yapıcının davranış ya da tutumlarına etki edebiliyorsanız, kamu politikası ile ilgili düşünme seklini, yaklaşım şeklini biraz olsun değiştirilmesi iyileştirilmesi için farkındalık yaratıyorsanız bu da etkidir. Dolayısıyla bunu çok daha geniş bir çerçevede tanımlamak lazım. Aksi takdirde ben düşünce kuruluşlarına, eğitim politikasıyla, kamu politikasıyla uğraşan kurumlara çok haksızlık olacağını düşünüyorum çünkü burada şunun altını çizmek gerekiyor bu kurumların hiçbiri yasa yapıcı kurumlar değil, bu kurumların hiçbirinin yaptırımda yeri yok. Geçenlerde televizyonda biri söyledi Saygın Öztürk olmalı; ERG’nin yaptırım gücü yok ama dinleyen için çok büyük bir yararlanma potansiyeli var dedi. Bizlerin en büyük görevi burada kamuya, karar vericilere kararlarını verirken kullanabilecekleri veriyi vermek ama bu veriyi verirken de bir akademisyenin makalesini yayımladıktan sonraki rahatlığından iki, üç, dört adım öne gidip bu bilgiyi onlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak ve hatta bu bilgiyi üretirken onlarla beraber çalışmak. Evet biz araştırmayı yayınladık dileyen okusun demek bizim gibi kurumlar için bir lüks.

Biz yola çıkarken karar vericilere ulaşmayı ve bu bilgiyi etkili şekilde götürmeyi hedefleyerek yola çıktık. Özellikle de akademiden en büyük farkımız, bir araştırma sonrası yaptıklarımız, iki, araştırma yaparken yaptıklarımız. Niye araştırma yaparken diyorum çünkü Türkiye’de bürokrasi pişmiş yemeğin önüne sunulmasını sevmiyor. Bürokrasi o yemeği pişirirken beraber, o masada, o mutfakta olmak istiyor ki bu bence çok doğal bir şey. Burada bizim olduğu kadar bürokratlara, kamuya yaklaşırken bazı ilkeleri koymamız gerekiyor. Nedir bunlar: Bir tanesi özellikle bakan ya da üst düzey bürokrat düzeyinde olanlara karşı saygı, ki yumurta küfesi onların sırtında yani hem bakanın siyaseten bir sorumluluğu var hem de bürokratların da siyasi iradenin onlardan istediğine karşı bir sorumluluğu var. İkincisi, Türkiye’de nereden bakarsanız bakın güçlü bir bürokratik gelenek var, bu bürokratik geleneğin yerleşmiş refleksleri var; bunların farkında olmak gerek. Üçüncüsü, biz burada farklı taraflarda değiliz. Masada karşılıklı oturmuyoruz aslında biz ortak taraftayız. Nedir ortak taraf; ERG için, herkes için kaliteli bir eğitim ve ya çocukların bu konudaki çıkarları. Bürokratik iradeye ve kapasiteye saygı, onların kendine özgü şartlarını anlamak ve onlarla empati kurmak ve mümkün olduğu kadar tarafsızlaşmadan [taraf tutmadan anlamında söylendi] onlarla çalışabilmeye devam etmek önemli.

Bu en son nokta oldukça önemli. Türkiye’de birçok konuda var olan kutuplaşma düşünce kuruluşları arasında da var mı sizce merak ediyorum. Mesela en yaygın örneklerden biri 4+4+4 ile ilgili yapılan araştırmalar. Sizin de dediğiniz gibi tarafsız ya da nesnel araştırma yaptığını, veriye dayalı araştırma yaptığını söyleyen bir sürü kuruluş var. Ama değerlendirmesi yapılan politikanın sonuçları ya da süreçleri farklı çıkabiliyor ve bu kamuoyunda kafa karışıklığına sebep olabiliyor. Siz bu farklılığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben yüksek lisans yaparken bunu bizzat görmüştüm. Stanford Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Hoover Enstitüsü taş çatlasın 200 metre arayla çalışırlar ve Stanford Eğitim Fakültesi’nde çalışan hocaların biri Martin Carnoy idi, Eric Hanushek de Hoover’da idi. Okul kuponları konusuna bakış açılarında şunu görmüştüm; ikisi de delil topluyordu. İkisi de topladığı delil üzerinden argüman geliştiriyordu fakat birisi kuponun lehine diğeri de aleyhine geliştiriyordu. Bu bilimsellik açısından bir yanlış yapılarak sonuçlara ulaşılıyor demek değil bence. Sonuçta kurumlar, kişiler bir ilkeler manzumesinden bakıyorlar dünyaya. Ben şimdi farklı kurumlar nasıl bakıyor söyleyemem ama kendi kurumum açısından bakış açımız herkes için kaliteli eğitim. Kaliteyi açtığım zaman da vurgumuz aktif yurttaş yetiştirilmesi eğitimi yönünde. Aktif yurttaşların içinde de insan hakları, insan haklarına saygı, onu koruyabilme ve talep edebilme becerisi, farklılıklarla yaşayabilme becerisi gibi şeyler de çok önemli ve ben iş gücüne katılımı falan daha saymıyorum. Bizim çok daha evrensel ilkelerden oluşan insan hakları ve çocuğun haklarını temel alan bir yaklaşımımız var.

Onun ötesinde araştırma metotlarının tartışılması veya ortaya çıkan verinin tartışılması da benim için bir tartışma konusudur. Farklı bir sonuca varan araştırmayla karşı karşıya geldiğimde, o kurumun dünyaya bakışının farklı olduğunu bilebilirim. Ancak o araştırmanın sonuç ve çıkarımı tartışılıyorsa, bu tartışmanın kurumun bakış açısı ile mümkün olduğu kadar az ilişkilendirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. ERG adına konuşabilirim diğer hiç bir kurum adına konuşamam ve onların yaptıklarını yargılayamam da, ama ERG olarak bizim bakış açımızda biz Türkiye’nin eğitimiyle ilgili delillere dayanan resimler çekiyoruz. Ve ondan Türkiye’nin politika ihtiyaçları açısından bir analiz yapıyoruz. Biz bunun yerine görüşleri tartışmaya başladığımız zaman – ki bu son derece meşrudur belki yapılması da çok önemlidir – eğitimde aradığımız akılcılıktan  uzaklaşma riski çok fazla. Bu öbürünün tü kaka yada kötü bir şey olduğunu göstermez. Sonuçta siyasa siyasetle bu kadar ilişkiliyse, siyaset de fikirler üzerinden yapılıyorsa, siyasanın da bir laboratuvar ortamında fikirlerden ya da görüşlerden tamamen arındırılmış olmasını beklemek saflık ve hayalperestliktir. Bu ortamın bilincinde olarak mümkün olduğu kadar verilerin daha yoğun olduğu bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmak da bizim gayretimiz olmalı. Burada böyle siyah-beyaz bir resim yok. Siyah-beyaz bir resim aramamalıyız ya da oluşması için de çok uğraşmamalıyız. Siyasa ile siyasetin birbirine karışabildiği gri alanların olması gayet normal. AK Parti’nin 4+4+4’ü getiriyor olması aslında kendi siyasi gündemi açısından gayet anlaşılabilir bir şey. ERG’nin oradaki itirazı getirilen yeni kanunun bir, süreç yani (governance) yönetişim açısından eleştirilişidir, iki, eğitime etkisi açısından eleştirisidir. şunu da söyleyeyim, dünyada bu on sene öncesinde siyasa alanı açılırken de think-tanklar, Anglosaksonların anladığı siyasa kültüründe olduğu gibi çok fazla önemli olan şeyler değildi. Mesela Amerika’da bütün think-tankler ideolojik olarak birileriyle ilişkilendirilebilir en azından, bağımsız derler kendilerine ama bilirsiniz ki Heritage muhafazakârdır, Hoover muhafazakârdır, Brookings ise daha liberaldir.

Siz ERG’nin etki alanını, ki etkinin tarifini de tartıştık, ve haritasını çizerken 2000’lerden başlayarak AK Parti’nin, kendisini birçok konuda meşrulaştırmak için veriye daha açık bir duruşu olduğunu belirttiniz. 

Akıllı diyelim, daha rasyonel tartışmaya açık.

Evet. Daha sonra bu duruşun tepe yaptığı noktanın 2008-2009 dönemi olduğunu ve ivmenin bundan sonra biraz düşmeye başladığını söylediniz. Bu düşüş devam ediyor mu yoksa bu sürecin bir parçası mıydı?

Ben 2011 seçimlerinin kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Burada herhâlde Türkiye’de yalnız kalmıyorum çünkü birçok alanda özellikle kültürel ideolojinin değdiği bütün sosyal politika alanlarında 2011 sonrasında AK Parti’de söylem değişikliğini en azından gözlemledik beraber. Tiyatrolarda, kadın hakları, kadınla ilgili konularda, tıpta, eğitimde gündeme geldi. Biz 2011 seçimlerinden sonra tüm vekillere dosya yapmıştık kendi illeri ile ilgili ve bir çok muhalefet ve iktidar milletvekili ile konuşma fırsatı bulduk. O noktada biz AK Parti vekillerinden şunu duymuştuk, hatta bazıları üst düzeye yakın; “ilk 8 senede eğitimde çok başarılı olamadık ve önümüzdeki dönemde biz eğitime daha fazla özen ve önem vereceğiz.” Bu ve Sayın Ömer Dinçer’in bakan olması bizim için çok önemli bir haberdi, çünkü Ömer Dinçer dışarıdan baktığımızda başbakana yakın biri, başbakanın güvendiği güçlü biri, bu kadar güçlü bir figürün Milli Eğitim Bakanlığı’nın başına geliyor olması hükümetin bakanlığa verdiği önem açısından bir delildir. Kendisinin yönetişim ve kamu yönetimi konusunda uzmanlığının olması ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda da kamu yönetiminin inanılmaz reforma ihtiyacı olması gibi şeyleri bir araya koyduğumuz zaman açıkçası umutluyduk.

Fakat sonra şunu gördük; evet AK Parti’nin eğitimde daha fazla somut eylem alma niyeti vardı ancak bu eylemler bizim açımızdan Türkiye’de eğitimin öncelikleri açısından çok ilişkili değildi. Aksine AK Parti’nin daha fazla kendi siyasi ve kültürel ideolojisinden beslenen, dinin eğitimde daha fazla yer bulabilmesini sağlamaya yönelik beklentiler ve kaygıların olduğunu gördük. 2011 sonrasında bunları fark ettik. 2011’e kadar AK Parti eğitime daha fazla ekonomik ve sosyal gelişme penceresinden bakıyordu. Aytuğ Şaşmaz’ın bu konuda yazdığı güzel bir makale var (bkz. Şaşmaz, 2013). Ama 2011 sonrasında daha fazla kültürel değerler, siyasi değerler, ilkeler açısından bir bakış geldi. Bu doğal olarak bürokratın rasyonel veri tabanlı iş yapmasını zorlaştırıyor.

Aslında zorlaştırmamalı ama niye zorlaştırdığını açıklayacağım. Siyasiler diyor ki ben kendi ideolojimi, kendi siyasi gündemimi seçmenim doğrultusunda yapmaya niyetliyim. Burada 4+4+4, dershaneler bunlar arasında sayılabilir. Tabi seçmenin yurttaşın beklentisi ya da talebi olabilir. Ancak bürokratın önüne daha ampirik temelli, daha rasyonel bir yaklaşım koyduğunuz zaman, bürokratın bu yaklaşımı kenara itme zorunluluğu oluşuyor, çünkü siyasilerin kendisinden istediği şey aslında eğitimin o andaki acil ihtiyaçları ki bunlar dünyadaki örneklerin sunduğu dersler yada araştırmalarla desteklenmiyor olabilir. Ama bürokratın bunu yapmıyorum deme şansı da yok, sonuçta bürokrat siyasilerin her dediğini yapmak durumunda olan bir kişi. Bu durumda bürokratın bu konuda dışarıdan görüş ve fikir alabileceği pencere kapanmıyor ama daralıyor. Daralıyor dememin en büyük nedenlerinden bir tanesi de 4+4+4’ün kanunlaşma sürecinde ne kadar ters düştüysek bile, Ömer Dinçer hemen sonrasında gerek ERG’yi gerekse bazı diğer düşünce kuruluşlarını ya da sivil toplum kuruluşlarını nasıl uygulayacağız tartışmasına çağırdı. Orada da kendisine önerilen okula başlama yaşının 66 aya çekilmesi teklifini kabul etti. Daralıyor derken belirli bir yerde hala nüfuz edebiliyorsunuz.

Bu ikilem önemli. “Ama millet bunu talep ediyor” söylemiyle çok karşılıyoruz. Bürokratın ya da kanun yapıcının biraz da görevi, eğitim gibi bir konuda, siyasi taleple bilimin önerdiği aklı sentezlemek. “4+4+4” şunun talebi ise: din ve eğitim açısından Türkiye’de imam-hatip okulları açılsın, seçmeli dersler olsun, o zaman bürokrasi bunu Türk eğitim sistemine daha fazla katkı getirecek şekilde nasıl yapabiliriz onu düşünmeli. Siyasiler bu ortaokullar açılacak, 8 yıla falan kalmayacak oturup tartışalım diyebilirdi. O noktada ister 5+3 olur, 6+2 olur ama onların hiçbiri tartışmaya açılmadı Türkiye’de. Evet (kişiler) dinlendi, hepimiz bir görüş verdik ama siyasetin ne yapacağı zaten belliydi. Çok küçük bir nüfuz edebildik ama fena değil hani.

Dediğim gibi kapanmadı diyalog ama diyalog alanı ve bürokratın bu alanı kullanabilme becericisi küçüldü. Dolayısıyla 2011 sonrasında ben özellikle de eğitim reformunu iten faktörlerin içeriğinin değişmesinin, ekonomik ve sosyal kalkınmadan, kültürel ve siyasi değerlere ve hedeflere kaymış olmasının, sivil toplum kuruluşları ile kamu arasındaki yakınlaşmayı durdurduğunu ve hatta biraz daha gerilettiğini söylüyorum. Bu durum alandaki farklı düşünce kuruluşları açısından farklı gelişti. Hükümete benzer düşünen ve hükümete benzer şekilde dünyaya bakan kurumlar daha da yakınlaşma fırsatı bulurken, hükümetle benzer düşünmediği algılanan kurumlara – kurumsal bir algı değil bakanlıkta farklı kişilerin farklı algılarından bahsediyoruz – ters yaklaştılar ve hatta o noktada ERG’nin yaptığı çalışmalarla ilgili olarak bakanlık içinden farklı tepkiler aldık. Bazıları ERG’ye aynı şekilde yaklaşmaya devam ederken bazıları daha küsme eğilimine gitti. Ama bunlar olağan, şaşırmıyorum ben bunlara.

Bürokrasi, kamu politikası böyle bir şey. Laboratuvar ortamı, insanların beraber düşündüğü, beraber hareket ettiği, aynı şeyi hissettiği bir yer değil. Ama 2011 sonrasında ben Türkiye’de kamu politikası kültürü açısından 2003-2011 arası alınan yoldan geriye gidildiğini düşünüyorum. Bu dershaneler için de böyle, orta öğretime geçiş sınavları için de böyle. Her ne kadar Fatih Projesi’yle öğrencilere tablet dağıtılacak olması Türkiye’de ki eşitsizliklere müdahale açısından önemli bir şeyse de, o da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tasarlanarak oluşturulmuş bir proje olmadı, siyaseten tepeden inme bir proje oldu.

2011’den sonra, 2003-2011 arasında kat ettiğimiz yoldan biraz daha geriye gittik yani?

Sonuçta 2003’e nazaran hala daha iyi bir yerdeyiz kamu politikası açısından.

O halde – milli irade neyi gösterir bilmiyoruz ama – AK Parti’den sonra hangi hükümet gelirse gelsin veriye dayalı politika oluşturma konusunda en azından büyük taşların oturduğunu söyleyebilir miyiz?

Hayır, söyleyemeyiz. Ama o yönde adımlar atıldığını söyleyebiliriz.

Özellikle düşünce kuruluşlarının gelecekteki etki alanı açısından sordum bu soruyu.

Düşünce kuruluşlarının etkisi şöyle; başlangıçta ERG’nin amaçlarını söylerken ikiye ayırmıştım. Bir tanesi kamunun kararlarını bilgilendirmek, diğeri kamuoyunun görüş oluşturmasına yardımcı olmaktı. Bu kadar kutuplaşmış bir toplumda, her dakika siyasi kavgaların olduğu bir yerde yurttaşın özellikle, medyanın da kutuplaştığı bir yerde yurttaşların eğitimde – bu sağlık, enerji ve çevre için de geçerli – olup biten hakkında objektif veriyi elde edebilmesi demokrasi açısından çok önemli. Evet, yurttaşın görüşü olmalı ve mümkünse yurttaş o görüşünü objektif veri temelinde oluşturmalı. Ben kendi adıma örneğin ilaçlarla ilgili hükümet bir karar aldığında, bu karara karşı farklı kafalardan farklı sesler çıktığını gördüğümde ve bu seslerin her zamanki gibi iktidar partisinin destekçisi ve muhalifi olarak ikiye ayrıldığını gördüğümde kendimi çaresiz hissediyorum. Bilgilenmek konusunda çaresiz hissediyorum.

Dolayısıyla düşünce kuruluşlarının bence uzun vadede yapmaya devam etmeleri gereken şeylerden bir tanesi, topluma kamunun yaptıklarıyla ilgili bilgi vermeye devam etmek, kamuyla ilişkilerimiz ne olursa olsun çünkü kamu bu iktidarda olmazsa bu iktidardan sonra kapıların hepsini kapayabilir. Bunu yaparlarsa tabi meşruiyetlerine vereceği zarar giderek artacaktır. Çünkü toplum açıldıkça, demokrasiye katılım arttıkça – bugün için çok iyimser bir tablo çizmek için söylemiyorum ama geleceğe yönelik bunların olacağı beklenirse – Sivil Toplum Kuruluşlarının kamu politikaları hakkında ne söyledikleri de siyasilerin, bürokrasinin daha da çok önemsediği bir şey haline gelecek ve bunların kapıları kapaması bir noktadan sonra onlar açısından da mantıklı olmaz hale gelecektir. Onun için ben birincisi kamuoyunu bilgilendirmek görevinin daha da önemli olacağını düşünüyorum.

Öbür tarafta Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın daha fazla veri temelli karar verebilmesi için bir nevi ileriye dönük ulusal aktörler arasında eğitimde ne yapılacağına dair ideolojik tartışmaya bir çözüm bulması gerekiyor. Ben hep şunu söylüyorum, Anayasa Komisyonu da ülkenin ortak anayasasını oluşturmakta ne kadar önemliyse, Türkiye’de eğitimde çocuklara ne öğretileceği ve nasıl öğretileceğini, farklı paydaşları masanın etrafına getirerek tartışmak ve her gelen iktidarın buna müdahale etmeyeceği şekilde asgari beklenti ve çıkarlarda ortaklaşma çok önemli. Bunu yapmadığınız sürece siyasi iktidarlar sürekli kendi öncelikleri doğrultusunda ciddi müdahaleler yapmak ve bu müdahaleleri yaparken de veriyi göz ardı ederek bunu yapmaya devam edecekler. Türkiye’de eğitim nasıl bir eğitim içeriği istiyoruz, farklılıklara nasıl yaklaşılacak, dine nasıl yaklaşılacak, eğitim dilini nasıl kullanacak, okulların otonomisi ne olacak yerelleşme olacak mı olmayacak mı? Eğitimle ilgili şu toz duman içerisinde tartışmamız ve çözmemiz gereken o kadar çok sorun var ki.

İşin ilginç yani bu sorunların önemli bir bölümü de direk anayasayla ilgili. Eğitime Türkiye’de cumhuriyet kurulurken çok ciddi anlamda ulus-devlet projesi olarak yaklaşılmıştı. Bugün eğitimde yapmak istediğiniz birçok şeyi devlet, anayasasıyla, kanunlarıyla, ya da refleksleriyle sınırlıyordu. Örneğin en baştaki yerelleşme, anadilde eğitimin kamu okullarında yapılabilmesi gibi durumlarda. Bunu sağlamadığımız takdirde veriyi kullanma alanı sınırlı olacak ama sıfır olmayacak hiçbir zaman. Bunu sağlarsak ben bunun önünün çok açılacağını düşünüyorum. Bizdeki ideolojik tartışma henüz eğitimde ne yapılsın da değil. Benim söylemeye çalıştığım Türkiye’de eğitimin torna tezgâhı olarak görülmesinin önüne geçmemiz gerekiyor. Bu büyük ihtimalle çok zor bir beklenti; Türkiye’de bunu kıramıyoruz. Kim iktidara gelirse gelsin eğitimi kendi beklentilerine yönelik oluşturmaya çalışıyor. Ama bu değişirse bence olur, veriyi kullanmanın yolu açılır.

Bu değişmezse bile ne değiştirilir diye sorarsanız o zaman ben kurumlara gelirim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bürokrasisine Milli Eğitim Bakanlığı’nın uzmanlığına bakmak lazım. Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın uzmanlığının ve kapasitesinin en azından Merkez Bankası, Hazine, Kalkınma Bakanlığı kadar üst düzey olması gerekiyor. Buralarda gerçekten çok analitik düşünebilen, sorunların bütününü görebilen, sistemsel ilişkilerini kurgulayabilen yapılabileceklerin sonuçları hakkında analiz kabiliyeti olan politika yapıcılara gerek var her düzeyde. Eğitim politikasını bu şekilde kurgulayabilecek ve yönetebilecek yöneticilere ihtiyaç var. Bunun da olmasının önündeki engel demin bahsettiğim şey. Siyasi ve kültürel gündeminizle eğitim politikasını belirlediğinizde, seçtiğiniz bürokrat sizin belirlediğiniz ajandayı en etkin uygulayacak kişi oluyor. Bu kağıt üstünde ilkesel olarak kulağa çok yanlış gelmeyebilir ama bürokratın, siyasetin talebini konunun gerektirdiği teknik uzmanlıkla harmanlama becerisi çok önemli. Fakat siyasi liyakat bu uzmanlığın ya bakanlığa gelmesini engelleyebilir ya da bunun bakanlıkta varsa da kullanılmasını sınırlayabilir. Dediğim gibi bunlar hiç bir zaman sıfıra inmiyor ya da tamamen bir değil. Farklı konularda, farklı kurumlarda, bakanlık içindeki farklı birimlerde, farklı şekilde cereyan edebiliyor. Çok ‘drift’ bir yapıdan bahsediyoruz. Haliyle bizlerin amacı birincisi yurttaşları bilgilendirmek, ikicisi bakanlıkla beraber çalışmaya devam ederek bakanlık bürokrasisini, uzmanları bu konuda desteklemek olmalı.

Var olan politikaları, kararları değerlendirmek ya da üzerinde araştırma yapmak dışında düşünce kuruluşlarının gündemi belirlemedeki güçleri ne? Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nin SETA’da (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) katıldığı söyleşide herkes dershane konusunu konuşurken, siz “Öğrenmenler ne zaman gündemin maddesi olacak?” diye sordunuz ve agenda-setting konusuna değindiniz.   

Orada iki farklı cevap vereyim. Bir tanesi etki değerlendirme meselesi çok önemli. Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimde sürekli yapboz tahtası algısı var. Türkiye’de eğitimde yapboz algısının oluşmasının en büyük nedeni, yapılanların yeterince ölçülememiş, ölçülmemiş ve ölçülenler doğrultusunda da gerekli önlemlerin alınmamış olması. Bu son 10 yılda orta öğretime geçiş sınavlarının bu kadar sık değişmesi aslında Türkiye’de politika yapma kültürü açısından ne kadar geride olduğumuzun çok önemli bir göstergesi. Bakanlık, kamuoyu için önemli konularda ve kamuoyunun üzerine baskısı olduğu konularda: “Durun sabredin biz bu konuyu araştırıyoruz, enine boyuna, ondan sonra çözeceğiz” deyip aynen enine boyuna araştırıp çözüm getirmesi, arkasından bu çözümü izlemesi ve tercihen de bu çözümden aldığı derslerle bunu iyileştirmeye devam etmesi lazım.

Dolayısıyla Türkiye’de kamu politikasının en zayıf yeri eğitimde ölçme, yani izleme ve değerlendirme. Hiç yokmuş gibi davranılıyor. O zaman her yaptığımız ya doğru ya yanlış. Bunu ben başka yerlerde de söyledim, Türkiye’de eğitimde pilot uygulamaların, yenilikçi uygulamaların küçük küçük mikro ölçekte farklı kurumlar tarafından okullarda denenmesini ve iyi uygulamaların böylelikle ortaya çıkmasını ciddiye alan kimse yok. Sırf kamunun değil üniversitelerin de özellikle okullarla beraber çalışarak, Türkiye’nin eğitim sorunlarına farklı yerlerinden farklı çözümler geliştirmesi, bunlar geliştirildikten denendikten sonra da bakanlığın bunları yaygınlaştırılmasında önemli rol oynaması lazım. Fakat böyle bir alan açmıyor bakanlık. Ya da üniversitelere böyle teşvikler verilmiyor araştırma görevlilerine öğretim üyelerine bunları yapmaları için. Alternatif olarak, bakanlık bir şey düşünüyor, o bir şeyi bazen pilot olarak yapıyor ama bütün ülkeyi kullanıyor; bütün 16 milyon öğrenci bu sene buna geçiyor üç sene sonra hop ona geçiyor. Örneğin bu öğretmenlerin işe alımları ile ilgili değişiklikler; bir sene formasyon için herkese izin vardı, ikinci sene hiç kimseye izin yoktu. Ama öğretmenlik içindeki farklı alanlara farklı yaklaşma ihtiyacı sorusunu sormuyorlar. Bu çok çok büyük bir eksiklik bence ve ne yazık ki burada çok da gelişme kaydedemiyoruz.

Diğer kısmına gelince sorunun; (gündemi belirleme konusu) bir defa moral sorumluluğumuz var özellikle eğitim reformu açısından. Bizim eğitime baktığımız bir ilkeler manzumesi var. Bu ilkeler manzumesinde çocukların hakları çok önemli. Çocuğun eğitim ile ilgili karar süreçlerini biz çok önemsiyoruz. Biz bu konuları gündemde tutmaya devam etmek zorundayız, inatla. Bizim bir reaktif bir proaktif işimiz var. Reaktif işimiz, bakanlığın yaptıklarına görüş vermek, izlemek ve kamuoyunu bilgilendirmek. Proaktif işimiz, bakanlığın gündeminde olmayan ama bakanlığın ve Türkiye’nin gündeminde olması gereken işlerin peşinden koşmak. şimdi ikisi de çok önemli. Proaktif olan gündem belirlemek meselesinde de diğerinde de aslında yaptığımız bütün işin çok önemli bir parçasının iletişim olduğunu hep hatırlayalım. Akademisyenlikle siyasa çalışmaları yapan biri arasındaki en büyük fark, bu kurumlar arasındaki iletişim ve bunun doğru insanlara etkili bir şekilde gitmesini sağlamak ki burada doğru insanların arasında çok büyük bir çoğunlukla yurttaşlar oluyor.

Dolayısıyla sizin yurttaşlara ve bakanlığın üzerinde etki sahibi olan kurumlara, kişilere ulaşmanız önemli ve ne kadar etkili ulaşıp ulaşamadığınız da aslında gündem belirleme konusunda çok önemli. Burada bakın çok açık söyleyelim, bunu gazeteler de yazdı, Ön-der’in Başbakan’a bir ziyaretiyle, açık ilkokul kanun metnine girdi. Ben gazeteden okuduğumu söylüyorum. Gazeteyi açtığımda, Ön-der’in başkanı başbakanı ziyaret etti toplantıda açık ilköğretim/açık ilkokul konuşuldu yazdı. On beş gün sonra meclise gelen yasa önerisinde ilk dört yılda açık ilkokul vardı, yani bu ne demek home-schooling (ev okulu). Bu bizim için lobicilik, ama biz savunuculuk yapıyoruz. Biz hükümet, meclis ya da bürokrasi ile çıkar temelli ve bir şeyler yaptırmaya yönelik bir ilişki kurmuyoruz ve kurmamalıyız. Biz düşünce kuruluşuysak savunu yapmamız lazım. Savunu nedir? Kamuoyuyla, meclisle, bürokrasiyle yapıcı ama mesafeli bir ilişkide durup, onların kararlarında kullanabilmesi için veri vermek, delil sunmaktır. Türkiye’deki ortam eğer bir gün kutuplaşmaktan daha normalleşirse bu kendi içinde etkili olabilecek bir şey. İlla lobicilik yapmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca lobicilik ile çıkacak sonuçların da meşruiyeti konusunda soru işaretlerim var. Evet, lobicilik yaparak hükümetin siyasetin gündemini etkilemek daha kolay. Onun için lobicilik şirketleri ya da kurumları dünyanın her yerinde çok aranan ya da emeklerinin karşılığında çok ciddi paralar kazanabilen insanlardır ama bizim işimiz sivil toplum; sivil toplum girişimi olarak aldığımız fonlarla kamuoyunu bilgilendirmeye devam etmek. Bunu yaparken de daha çok savunuculuk sınırları içinde kalmamız ve bu savunuculuk sınırları içerisinde de gerek bürokrasiye gerek eğitimdeki diğer düşünce kuruluşlarıyla ideolojik farklılıkları, dünya görüşü farklılıklarını da içine katarak, bunları görüşmek için engel olarak görmememiz, tüm paydaşlarla konuşmaya devam etmemiz lazım. ERG’nin yaptığı işin kökeninde, diyalog ve bütün kurumlarla konuşmak son derece kilit bir yerde oturuyor.

***

© 2014 Research Turkey. Tüm hakları saklıdır. Bu röportaj referans verilmeden basılamaz, çoğaltılamaz veya kopya edilemez.

Röportajı şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Temmuz, 2014),  “Sayın Batuhan Aydagül (Eğitim Reformu Girişimi) Röportajı: ‘Türkiye’de Bilimsel Bilginin Kullanımı’”, Cilt III, Sayı 7, s.20-32, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Analiz Türkiye (http://researchturkey.org/?p=6587&lang=tr)

Kaynakça

Şaşmaz, Aytuğ (April, 2013), “To Which Direction Does the Education Policy of Ak Party Change?”, Vol. II, Issue 2, pp.40-47, Centre for Policy and Research on Turkey (ResearchTurkey), London, ResearchTurkey. (http://researchturkey.org/?p=3044)