Engelliler Günü ve “Merhamet” Objesi Olarak Engelliler

Engelliler Günü ve “Merhamet” Objesi Olarak Engelliler

Süleyman Akbulut, Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği Başkanı

Türkiye’nin de taraf olduğu BM Engelli Hakları Sözleşmesi gibi evrensel hukuk metinleri, engellilerin temel sorunu olarak ayrımcılığı görmekte ve sorunların çözümünü de ayrımcılıkla mücadeleye indirgemektedir.

Her yıl 3 Aralık’ta, televizyonlarda gazetelerde ya da sosyal medyada çoğunlukla dramatik temalarla işlenen bir konudur engelliler sorunu. Toplumun “engellilere yardımcı olması gerektiği” ya da “empati kurması” gerekliliği vurgulanır verilen mesajlarda. Bu kadarla da kalmaz, engellilere yönelik yardım kampanya çağrıları tüm gün televizyonlarda yer bulur.

Oysa bugün, engellilerin temel sorununun ne olduğu sorusunun yanıtı, klasik 3 Aralık etkinliklerinde verilen mesajların çok ötesine geçmiş, bu anlayışı aşmış durumdadır. Bugün artık modern bakış açısı ve Türkiye’nin de taraf olduğu BM Engelli Hakları Sözleşmesi gibi evrensel hukuk metinleri, engellilerin temel sorunu olarak ayrımcılığı görmekte ve sorunların çözümünü de ayrımcılıkla mücadeleye indirgemektedir.

Bu noktada engellilerin erişim, eğitim gibi alanlardaki sorunların ayrımcılıkla ilişkisinin ne olduğu ve engellilere yönelik ayrımcılığın neyi içerdiği sorusu akla gelmektedir  Ayrımcılık, en basit tanımıyla, bir bireyin (eğitim, seyahat, çalışma, sağlık hizmetlerine erişim vb.) herkesin faydalandığı temel bir haktan, ırk, din, dil, engellilik, cinsiyet, cinsel yönelim vb. bir sebeple maruz kalması olarak tanımlanabilir. Bunun bir sonucu olarak, engellinin bu kamusal hizmetlerin herhangi birinden mahrum bırakılması, ayrımcılık sonucunu doğurmaktadır.

Türkiye’de son 10 yılda engellilerin toplum yaşamına eşit koşullarda katılımının sağlanması için birçok yasal düzenleme yapıldığı, haklara erişimini sağlamak amacıyla tedbirler alındığı bir gerçektir ancak atılan bu adımların ne derece hayata geçtiği tartışmalıdır. Nitekim Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği’nin (TOHAD) Sabancı Vakfı’nın desteği ile yürüttüğü “Engelli Hakları İzleme Çalışmaları” kapsamında yapılan araştırmanın verileri, engellilerin sorunlarının ciddi bir biçimde sürdüğünü göstermektedir.

Araştırma kapsamında MEB kayıtlarından alınan verilere göre, engellilerin % 41’i okuma yazma dahi bilmemektedir. Engelli bireyler arasında lise ve üstü eğitim oranına sahip bireyle oranı sadece % 7’dir. Keza 2012-13 eğitim-öğretim yılında 4 milyon 300 bin üniversite öğrencisinin sadece onbinde 35’i (15 bin 300’ü), engelli öğrenciden oluşmaktadır.

İstihdam alanındaki durum da bundan pek farklı değildir. Türkiye’de 2005-13 yılları arasında işçi statüsünde istihdam talebi bulunan, 401 bin 375 engellinin sadece 249 bin 591’i istihdam olanağı bulmuştur. Devlet kadrolarında kanun gereği en az 55 bin 334 engelli memur çalıştırılması gerekmekteyken, sadece 32 bin 21 memur atanmıştır. Diğer yandan, Bakanlıklar ve onlara bağlı kuruluşlarda, engelliler üst düzey kadrolarda kendine yer bulamamaktadır. Engelli müsteşar, müsteşar yardımcısı, genel müdür, hakim, savcı, vali, kaymakamlık ve diplomatlık gibi  kadrolarda görev alan bir  engelli bulunmuyor.

Yukarıda sıralanan veriler de göstermektedir ki, engelliler hayata eşit koşullarda katılamamaktadır. Bu sorunun temeline yasalardaki eksiklikleri koymak da eksik bir yaklaşım olacaktır. O halde sorun nedir?

Sorunun temelinde, herşeyden önce engelliler konusunda hem kamu idaresinin hem de toplumun genelinin engelliye ilişkin doğru bir bakış açısı ve tutum geliştirmemiş olması yatmaktadır. Zira toplumun gözünde engelli birey, hakları olan bir bireyden ziyade, yardım edilmesi gereken, kendi kendine yetemeyen birey konumundadır. Diğer yandan, kamu idarecilerinde de benzer bir bakış açısı vardır. Ancak bundan daha da vahimi, icra makamları olarak kamu idarecileri, engelliler için yapacakları işlemleri engellilerin hakkı olarak görmekten ziyade, bu hakları engelliye sunulan bir lütuf olarak görmektedir.

Bunlar sorunun engelli bireylerin dışında gelişen yönleridir. Ama bir de işin engelliler tarafı vardır. Zira engelliler konusunda faaliyet gösteren STK’ların birçoğu, engelli haklarının kazanımı yönünde mücadele etmek yerine, yardım kampanyaları düzenleyerek engelli bireylerin sorunlarını bir yardım konusu haline getirmektedirler. Bu tabloyu değiştirmek için acilen engellilere yönelik dil ve mücadele yönteminde köklü bir değişiklik yapmak gerekmektedir. Kullanılacak dilin, yapılacak her türlü faaliyetin temelinde, engelli sorunlarının bir hak sorunu olduğu ve temel hedefin eşitliği sağlamak olduğuna vurgu yapılması, çözüm yönünde atılacak en büyük adım olacaktır.

Bu blog yazısı ERG’nin görüşlerini yansıtmaz. Sorumluluk blog yazarlarına aittir.