Yeni Açılımlar…

Yeni Açılımlar…

Bahar Türkay, İstanbul Tasarım Bienali, İletişim ve Operasyon Koordinatörü

3. İstanbul Tasarım Bienali 100 binin üzerinde ziyaretçisiyle yılın en önemli etkinliklerinden biri oldu. Peki tasarımı, tasarımda yenilikçiliği konuşurken tasarım eğitiminin üzerine ne kadar düşündük? Gündemi eğitim merkezinden okuyan ERG Blog’da bu ay Türkiye’de tasarım ve tasarım eğitimi hakkında İstanbul Tasarım Bienali İletişim ve Operasyon Koordinatörü Bahar Türkay’ın görüşlerine yer verdik.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu yıl 22 Ekim-20 Kasım 2016 tarihleri arasında üçüncüsü gerçekleşen İstanbul Tasarım Bienali kapsamında yer alan Türkiye Tasarım Kronolojisi / Deneme projesi bize bir kez daha bu topraklarda tasarım endüstrisinin ve üretiminin önemli bir geçmişi olduğunu gösterdi. Yalnızca tasarım dendiğinde ilk akla gelen ana alanlarla sınırlı kalmayarak, müzik, peyzaj, sağlık, aydınlatma, sanayi yapıları, ambalaj, oyuncak, sivil örgütlenmeler gibi, meselenin temas ettiği alt dallarının da geniş bir bakış açısıyla dahil olduğu proje, 12 başlığı kapsıyor. Projeyi geliştiren Pelin Derviş’in ifade ettiği gibi, “Türkiye’nin 200 senelik tasarım tarihinin yazımına girişilen bu oldukça kapsamlı çalışma, önemli bir başlangıç niteliği taşıyor(Arkitera, 8 Kasım 2016)

Tasarım endüstrisinin gelişimi adına azımsanmayacak bir önemi olan bu tarihsel deneyimin, yaratıcı düşünme ve üretim süreçlerine yansıması ve dolayısıyla toplum kültürüne ve yaşantısına nüfuz etmesi ise, başka türlü bir niyet ve yaklaşım gerektiriyor. Bu noktada, tasarım eğitimi kritik bir noktada duruyor. Tasarım eğitiminde asıl mesele yaratıcı düşünme ve üretme sistematiğini geliştirmek olduğundan dolayı, konuyu üniversite eğitiminin çok daha öncesinden ele alarak, yaratıcılığı ve işbirlikçi düşünme ve üretime açık bir çalışma pratiğini destekleyen genel bir eğitim anlayışı üzerinden düşünmek daha anlamlı görünüyor.

Meselenin üniversite kısmına odaklandığımızda ise çok genel hatlarıyla elimizde şöyle rakamlar var;

Türkiye’deki üniversitelerin 62’sinde mimarlık, 32’sinde endüstiyel / endüstri ürünleri tasarımı, 25’inde grafik tasarım, 44’ünde ise moda tasarımı bölümü mevcut. Ancak elbette asıl önemli olan bölümlerin sayısal çokluğundan ziyade, eğitimin günümüzdeki tasarım anlayışına ve gelişen teknoloji ve sistemlere ne kadar uyumlu bir alt yapı sunduğu. Tasarım eğitimden bahsederken işin teorisi bir yana, malzeme ve üretim tekniklerini tanımadan, hatta dokunmadan, üretmeden ve deneyimlemeden bir noktaya gelmek zor. Bunun için donanımlı atölyeler, program içerikleri ve tüm bunların uluslararası bir zeminde olması çok önemli. Stüdyo pratiği buna olanak veren bir yapı sunsa da, önemli olan programın içeriği ve yapısı oluyor.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden Doç. Dr. Saitali Köknar, “projelerin çoğu zaman güncel konulara paralel stüdyo pratiğine hizmet edecek şekilde seçildiğini ve çeşitli işbirlikleri ile kurgulanan az sayıda stüdyo pratiğinden iyi işler çıkma eğiliminin daha yüksek olduğunu” paylaşıyor. Köknar, “bir teknoloji firması, güncel bir proje yarışması, bir araştırma ekibi, dernek veya belediye ile işbirliği içinde yürütülen projeler sayesinde öğrencilerin,  mekanik bir işlemi tekrar ediyormuş gibi hissederek süreçle ilişkisizleşmelerindense, yaptıkları işte anlam bulduklarının” da altını çiziyor. Emek yoğun, üretim odaklı ve ilişkilerin önemini ortaya koyan yaklaşımını ise üç cümlede özetliyor;

Proje sürecini güncel konular ve mimarlık tarihinden gelen birkaç temayla kesiştirerek kurgulamak, böylelikle eleştirel bir pozisyon alabilmek,

Kısıtlarla çalışmak, böylelikle tasarımı derinlemesine geliştirme imkanı bulmak ve

Projeyi etkileyen er konuya değinmek yerine,  projeyi etkileyen bir konuya, bütün ilişkiler üzerinden odaklanmak.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’onden Yrd. Dç. Dr. Avşar Gürpınar ise, XXI Mimarlık, Tasarım, Mekan Dergisi Eylül sayısındayer alan makalesinde, tasarım eğitimi ile ilgili olarak, “neredeyse konusundan bağımsız olarak stüdyo hayatının, öğrenciler ve yürütücülerin aldıkları çeşitli pozisyonlar bağlamında belirginleşen, birbirleri arasında geçişkenlik/değişkenlik gösterebilen haller ve bu hallerin sebep olduğu olası komplikasyonlar taşıdığını” söylüyor. Bahsi geçen makalede Gürpınar hayli önemli incelemeler ortaya koyuyor. Bunların ilki, lisans öncesi eğitiminde konular, kurallar, formüller, doğrular ve yanlışlar olmak üzere tanımlı bir sistametikten gelen öğrencilerin, buna zıt bir yapıdaki tasarım disiplini ile tanıştıklarında, her çalışmada tek ve kesin bir doğru yöntem ve yaklaşım olduğu sanrısına kapılması. Bu durumu daha da sıkıntılı bir hale getiren ise, yürütücünün de soru sormayı bırakıp cevap aramaya başlaması oluyor.

Gürpınar’ın incelediği ikinci hal, tasarım ve önerilerin iyi/kötü, güzel/çirkin, olmuş/olmamış, doğru/yanlış gibi ölçütler üzerinden değerlendirilmesi. Gürpınar’ın belirttiği gibi bu, hem öğrenci, hem yürütücü için derinlemesine bir değerlendirmeden uzaklaşmak anlamına geliyor. Kendi ifadesiyle,  “yeterli gerekçelendirmeden azade bir tasarım kritiği, öğrencinin belli yargılar konusunda seçicibir algı geliştirmesine neden oluyor. Bu durumda stüdyo içine genel olarak iyi kritik alan projelerin yaklaşımınına doğru bir kaymaya ve birbirine benzer önerilerin gelişmesine yol açabiliyor. Bu alışkanlık ilerleyen zamanlarda tasarım dünyasına ve onun üretimlerine eleştirel değil yargısal bir bakışın gelişmesiyle kendini gösteriyor.”

Gürpınar’ın incelediği diğer haller arasında en önemli tespitlerden birisi ise, teknoloji ile ilgili. Bilindiği gibi teknoloji büyük bir hızla gelişiyor ve bu hızlı gelişimin tasarım ve üretim tekniklerine yansıması ortaya çıkan sonuç anlamında çok önemli farklar yaratabiliyor. Bu noktada sürekli yenilenen, güncellenen ve tasarımcının hizmetine sunulan üretim, hesaplama, tasarlama yöntem ve araçlarına hakim olmanın zorlaşması, öğrenciler için çoğu zaman heyecan yerine tedirginlik yaratıyor ve bu durum stüdyo çalışmalarının kurgusu adına önemli bir değerlendirme sunuyor.  (XXI, Eylül 2016)

Alanın uzmanlarının da konuyla ilgili önemli değerlendirmeleri var. Mimari tasarım eğitimi üzerine mimar Boğaçhan Dündaralp “mimarlık öğrenilmez, keşfedilir” düşüncesinden hareketle, “mimari tasarım eğitiminin bu keşfi yaratacak ortamları ve bireysel üretim biçimlerini geliştirecek doğru iletişim biçimlerini talep ettiğini” paylaşıyor. (Arredamento 294. Sayı, Prof. Dr. Arzu Erdem yazısı). Aile şirketi olan BMS’nin yönetimine geçen Neslihan Işık ise tasarım eğitimi ile ilgili görüşlerini şöyle paylaşıyor; Araştırmacı bir ruh, meraklı olmak rakipler ile aramızdaki farkı açabilecek ve avantaj yaratabilecek ürünleri tasarlayabilmek için önemli. Bu ruhu ve merakı ortaya çıkarak, besleyecek bir eğitim tarzı, bilinen ezbere dayanan eğitim tarzından farklı. İnsanları düşünmeye yönelten ve limitlerin ötesine geçme cesareti kazandıran temel bilgilerle dolu olmalı. Doğru bilgi üzerine kurulan sağlam bir tez, doğru teknoloji ile birleştiğinde çağ atlayan, hayatı değiştiren bir ürün haline gelebiliyor. Bir proje altında, doğru bilgi, doğru tez, doğru estetik, doğru teknoloji gibi pek çok doğrunun birleşmesini sağlamak adına en önemli etken ise eğitimin verdiği tecrübe, alıştırma ve vizyon.”

Tüm bu görüşler ve tespitler ışığında, yaratıcı endüstrilerin ve genel olarak hem günümüzdeki hem yakın gelecekteki sosyal, teknolojik ve kültürel değişimlerin gerektirdiği bir bakış açısına ihtiyaç var. Bu anlamda stratejik bir plan çerçevesinde ele alınması gereken tasarım eğitiminin ve daha doğru ifadeyle yaratıcı düşünme ve disiplinlerarası üretim pratiğinin çok küçük bir alanını kapsayan üniversite eğitiminin, hatta stüdyo çalışmalarının kendi içinde yeni açılımlar sunması bile, işe bir yerinden başlamak için önemli bir adım gibi görünüyor.