Hayalimdeki Okul

Hayalimdeki Okul

Hikmet Hükümenoğlu, Yazar

Geçtiğimiz haftalarda okullar açıldı, 2016-2017 eğitim-öğretim yılı başladı. Okulların açılışıyla birlikte çocukların çoğu da okula döndü. Bir zamanlar çocuk olan herkesin, hepimizin, hayalinde bir okul, bir öğretmen, bir okul arkadaşı var. Okula dönüş döneminde blogumuzda, eğitime bakış açısını paylaştığımız ve romanlarını ilgiyle takip ettiğimiz Hikmet Hükümenoğlu’nun hayalindeki okula yer verdik.

Sanırım okulumuzla ilgili en eski anım, sınıflardaki tahta kirişlerin üzerinde koşturmayı seven sincaplardan birinin dengesini kaybedip arkadaşımızın kafasına düşmesiydi. Birinci sınıftaydık ve sayıları toplamayı öğreniyorduk. Arkadaşımız kıvırcık saçlıydı ve sincap, kendisini o kocaman saç yumağının içinden uzun süre kurtaramamıştı. Her ders başka bir sınıfta kestirmeyi tercih eden okulun maskotu Kangal da en az bizim kadar sincaplara alışkındı. Kahkahalarımıza uyanmış ama yerinden kalkmaya tenezzül etmemişti. O yıl Kangal’ın sekiz tane yavrusu oldu, sadece beşi hayatta kaldı. Hepimiz aklımıza gelen en güzel isimleri yazıp bir sepete koyduk, müdür gözlerini kapatıp beş tanesini çekti ve birer birer yeni doğan yavruların kulağına fısıldadı.

Okulumuz ormanının kıyısındaydı, yaz-kış bisikletle gidip gelirdik. Sabahları ağaçların yapraklarının arasından sicimler halinde süzülen güneş, sınıfların duvarında ışıktan danteller çizerdi. Japonlar buna Komorebi dermiş. Öğretmenimiz, her dilde birkaç kelime bilmemiz gerektiğini söylemişti. En başta, merhaba demeyi, teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi öğrenirdik. Özür dilemenin küçük düşürücü değil, iyileştirici bir şey olduğunu ilk olarak öğretmenimizden duymuştuk. Ağaçların gövdesine sarılıp kabuklarına kulağımızı dayarsak, kendi aralarında konuştuklarını duyabileceğimizi de bize o öğretmişti. Sonra şaka yaptığını, bunun sadece bir oyun olduğunu açıklamıştı. Fakat arkasını dönmeden önce muzipçe gülümseyip göz kırpmıştı, belki de şaka değildir der gibi.

Bizim sınıfta on iki kişiydik. Hepimiz aynı dersleri almak zorunda değildik, arada sırada başka sınıflara gidip oradaki derslere katıldığımız da olurdu. Hepimiz anlatılanları aynı hızda öğrenmek zorunda da değildik. Örneğin, üçüncü sınıftayken benim kafam dilbilgisine pek basmıyordu ve bu yüzden bazı günler öğretmenimiz bana fazladan yarım saat zaman ayırıyordu. Bu hiçbirimize tuhaf ya da küçük düşürücü gelmezdi. Bazılarımızın spora daha yatkın olması, ya da daha güzel resimler yapması kadar olağan bir durumdu. Öğretmenle baş başa geçirdiğim o yarım saatler, üçüncü sınıfın en mutlu zamanlarıydı benim için. Hiç sahip olmadığım bir abi gibi severdim bizim öğretmeni. Hepimiz çok severdik.

İşin doğrusu, bazı öğretmenleri diğerlerinden daha çok severdik, bazılarını biraz daha az severdik ama hiçbirinden nefret etmedik. Nefret edemeyecek kadar hayrandık. Aya ayak basan astronotlardan ya da mikroskopla beyin ameliyatı yapan cerrahlardan bir farkları yoktu gözümüzde. Aslına bakarsanız bu ikinci benzetmeyi annemden duymuştum. “Eğer çok çalışıp öğretmenlik sınavlarını kazanabilseydim, şu anda şehirdeki beyin cerrahları kadar çok maaş alıyordum,” derdi içini çekerek. “Sınavı kazanmak kafi değil ki! Altı yıl boyunca gece gündüz çalışıp mezun olmaya senin sabrın yetmezdi,” diye onu kızdırırdı babam. “Ayrıca yaptıkları işin, beyin cerrahlarınkinden pek bir farkı yok benim gözümde,” diye eklerdi. “Kazandıkları her kuruşu hak ediyorlar.”

Üniversiteye gidip seçtiğimiz dalda uzmanlaşmak için bir sınava girmemiz gerektiğini biliyorduk ama ona daha çok zaman vardı. Annemle babamın çocukluğundaki gibi sınavlarla, notlarla ve karnelerle geçmedi bizim okul yıllarımız. Müfredat diye bir şey yoktu. Öğretmenlerimize sorular sorduk, onlar bize bildiklerini anlattı. Hangi konular üzerinde çalışacağımıza hep beraber karar verdik. Takımlar grup projeler hazırladık. Okul gazetesi için araştırma yapıp yazılar yazdık. Tiyatro oyunları yazıp sahneye koyduk. Teleskopla yıldızlara bakıp haritalar çıkardık. Hoşumuza giden gezegenlere ne kadar zamanda gidebileceğimizi hesapladık. Hurdacıdan aldığımız parçalarla dans eden robotlar yaptık. Ok atmayı, üç kulaçta bir nefes alarak yüzmeyi ve amuda kalkmayı öğrendik. Okulun arkasındaki bahçeye sebze ektik, kendi yetiştirdiğimiz sebzelerle yemek pişirmeyi öğrendik. Kümesteki tavukların yumurtalarını ve el işi dersinde yaptığımız çanak çömleği kasabanın meydanında kurulan pazara götürüp sattık. Kazandığımız parayla kendimize dondurma, okulun kütüphanesine yeni kitaplar aldık.

Okulda sadece iki şey yasaktı: Gereksiz ezber ve birisine kasten zarar vermek. Ezberlemek yasaktı, “Çünkü bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken beyin hücrelerinize yazık,” derdi öğretmenimiz. “Bilgiye nasıl erişebileceğinizi öğrenin. Daha da önemlisi, eriştiğiniz bilginin doğru olup olmadığını nasıl kontrol edebileceğinizi öğrenin.”

Birisine kasten zarar vermenin neden yasak olduğunu uzun uzun açıklamasına gerek yoktu. Yine de ufak tefek hadiseler çıktığını hatırlıyorum. Hani şu kafasına sincap düşen arkadaştan söz etmiştim ya, işte o, mülteci ailelerden birinin oğluyla yumruk yumruğa kavga etmişti. “Dilimizi zor öğreniyorlar, aksanları bozuk,” diye dalga geçmişti sanırım. Öğretmenler kavgayı ayırdıktan sonra ikisiyle de uzun uzun konuşmuşlardı. Yıl bitene kadar aynı projelerde takım arkadaşı olmalarına ve birbirlerine yardım etmelerine karar vermişlerdi.

Arada sırada sevmediğimiz çocuklarla beraber projeler yapmak zorunda kalırdık. Bunun haksızlık olduğuna düşünsek de öğretmeni ikna edemezdik. Bazen alışırdık, bazen de ne kadar çaba harcarsak harcayalım, sevemeyeceğimizi anlardık. “Kimsenin canını sıkmadığınız sürece sorun yok,” derdi öğretmenimiz. Sonunda bizim kıvırcık saçlı arkadaş da o kavga ettiği çocukla dost olmamıştı. Fakat yavaş yavaş onların kulağımıza çok tuhaf gelen lisanını öğrenmeye başlamıştı.

Bu blog yazısı ERG’nin görüşlerini yansıtmaz. Sorumluluk blog yazarlarına aittir.