Eğitimde 10 yılda ne ektik, ne biçtik?

Eğitimde 10 yılda ne ektik, ne biçtik?

Hürriyet Eğitim, Batuhan Aydagül

Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Eğitim İzleme Raporu 2016-2017’yi yayımladı. Bu, 2007’de başlayan çalışmaların 10’uncusu. Raporlar, her yıl eğitimdeki gelişmelere dair kapsamlı, objektif ve veri temelli bir değerlendirmeyle hem kamu ve kamuoyunu bilgilendirmeyi, hem de tarihe bir iz bırakmayı amaçlıyor.

Eğitimde 10 yılda ne ektik, ne biçtik

Eğitim İzleme Raporu 2016-2017’de birden çok alanda ve konuda değerlendirme bulabilirsiniz. Hürriyet Eğitim için kaleme aldığım bu yazının odağında ise eğitimin temel girdileri, çıktıları ve eşitlik üzerine vurgu olacak. Eğitimde yönetişim ve haklar gibi diğer birçok önemli alanda merakınızı gidermek için ERG’nin web sitesinden ulaşabileceğiniz rapora başvurabilirsiniz.

ASIL İHTİYAÇ İLKÖĞRETİMDE
Nitelikli bir eğitim için olmazsa olmazlar var: Okullar gerekiyor, her sınıfta güçlü bir öğretmenin olması, yurttaşlardan toplanan vergilerden hatırı sayılır bir payı eğitime ayırmak ve tabi velilerle okulun ilişkisinden başlayarak toplumun geniş kesimlerine yayılan bir toplumsal sahiplenme ve mutabakat. 2007’den 2017’ye derslik başına düşen öğrenci sayımız ilköğretimde 34’ten 24’e; ortaöğretimde ise 31’den 22’ye, öğretmen başına düşen öğrenci sayımız ise ilköğretimde 26’dan 17’ye; ortaöğretimde 16’dan 13’e düşta. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bütçesine 2016 yılı rakamlarını referans alarak baktığımızda 2007’de 43 milyar TL olan bütçe 2017’de 85 milyar TL’ye arttı. Bu rakamın 2017 genel bütçesinde karşılık geldiği oran olan yüzde 13.2 ise OECD ve Avrupa Birliği’nde (AB) zengin ülkelerin ortalamasından fazla, akranımız olan gelişmekte olan ülkelere göre ise az. Kabaca bir hesapla, hanehalkı başına kazandığımız ve harcadığımız paralardan kesilen vergilerle üniversite öncesi eğitime 2017 yılında 3 bin 830 TL katkı yapıyoruz.

Eğitime çocukların, öğretmenlerin ve okulların ortalama performansı göstergeleri temelinde bakarsak gördüğümüz tablo daha iyi. Ama yalnızca bu açıdan bakmamalıyız. İlkokul düzeyinde Tunceli’de derslik başına düşen öğrenci sayısı 10 iken Gaziantep’te 31; ortaokulda ise Bayburt’ta 11, Van’da 51’dir. Ortaöğretimde bu sayı Tunceli’de 9 iken Hakkari’de 34’tür. Üstelik, geriden gelen iller kendi içinde ilerleme göstermesine rağmen ortalamaya yeterince yaklaşamıyor. Tüm okullarımız tekli öğretim yapıyor olsa, yani çocuklar sabah 08.30 gibi gelse ve 14.30’a kadar okulda kalsa bazı yerlerde ortalamanın yüksek olması şimdilik kabul edilebilir olur. Ancak, ilköğretim düzeyinde okulların yüzde 19’unda, ortaöğretim düzeyinde okulların yüzde 2.4’ünde sabah ve öğlen olmak üzere ikili öğretim yapıyor. Öğrencilerin ilkokulda yüzde 50.5’i, ortaokulda yüzde 40.8’i, ortaöğretimde yüzde 10.2’si ikili öğretim yapan okullara gidiyorlar.

65’inci Hükümet ikili öğrenime son vermek için 2019 yılını hedef gösterdi, bunu memnuniyetle karşıladık. Bu hedefin gerçekleşmesi için 58 bin sınıf inşa etmemiz gerekiyor. MEB’in bütçesine ve yatırımlarına baktığımızda bu inşaatların parasının nereden geleceğini göremiyoruz. 2017 yılı için yapı tesisine ayrılan ödeneklere baktığımızda, toplam 4 milyar 342 milyon TL ödenek ayrıldığını; bunun yüzde 33’ünün mesleki ve teknik okullar, yüzde 17’sinin Anadolu lisesi, yüzde 17’sinin imam-hatip Anadolu lisesi için ayrıldığını, yani toplamda yüzde 67’sinin ortaöğretime ayrıldığını, ilkokul ve ortaokullara ise sadece yüzde 25 pay verildiğini görüyoruz. Halbuki asıl ihtiyaç ilköğretimde.

Bütçeden devam edersek, daha çok para mı gerekiyor yoksa var olan parayı daha etkili mi kullanmak? Cevap ikisi de. OECD’nin PISA değerlendirmelerinden öğrendiğimiz bir ülkenin bir çocuğa 6-15 yaş arasında ayırdığı toplam bütçenin 50 bin dolardan az olduğu durumda başarı performansının bundan etkilendiği yönünde. Örneğin, Şili öğrenci başına Türkiye’nin harcadığı 32 bin 752 dolardan 8 bin dolar fazla harcıyor ve PISA’da fen sonuçları bizden 22 puan yüksek. Yani öğrenci başına harcamamızı vakit kaybetmeden artırmamız gerekiyor.

Öğretmen başına düşen öğrenci sayısındaki iyileşmenin ötesine öğretmeni odağa aldığımızda karşımıza yine eşitsizlikler çıkıyor. MEB’in, Eğitim Bir-Sen ile paylaştığı verilere göre 2014-2015 yıllarında iller arası yer değiştiren 116 bin öğretmenin yüzde 52’si Doğu bölgelerinden ayrıldı ve yer değiştiren öğretmenlerin önemli bir kısmı Akdeniz (yüzde 15), Ege (yüzde 15) ve İstanbul’a (yüzde 13) gitti. Bu hareketlilikten dolayı Doğu illerindeki okullarda çoğunlukla genç ve deneyimi az öğretmenler görev alıyorlar. Bunu değiştirmek için MEB’in uygulamalarında öğretmeni de bir insan olarak odağa alması gerekiyor, aksi takdirde etkili ve sürdürülebilir çözümler gelişmeyecek.

DAHA ÇOK PARAMIZ, SINIFIMIZ VE ÖĞRETMENİMİZ VAR
Görüldüğü üzere, 10 yıl öncesine göre eğitimde daha çok paramız, sınıfımız ve öğretmenimiz var. Girdilerin daha iyisinin olabileceği ihtimalini bir kenara koyarak eldekilerle neler gerçekleştirdik onu değerlendirelim. Zorunlu eğitimin 1997’de sekiz, 2012’de 12 yıla çıkarılması ve okul öncesini yaygınlaştırmak için 2007-2012 arasında gösterilen özel gayret ile tüm kademelerimizde daha çok çocuk okula kayıt oluyor. Kayıt olan öğrencilerin devamı ise halen önemli bir sıkıntı kaynağı, özellikle ortaöğretimde. Bu kademede, yıl boyu okula 20 gün ve üstü devamsızlık yapan öğrencilerin oranı lise türüne göre yüzde 43 ile yüzde 29 arasında değişiyor.

Okula kayıt olan ve devam eden çocuklarımız için bir sonraki ve aslında temel hedef öğrenmeleri. OECD tarafından yapılan PISA, 15 yaşındaki öğrencilerin kendi dilinde okuma, matematik ve fen alanlarında öğrendiklerini ne düzeyde uygulayabildiklerini ölçüyor. 2015’te gerçekleştirilen son sınavların sonuçlarına göre ülkemizde çocukların yüzde 40’ı okumada, yüzde 51.4’ü matematik’te ve yüzde 44.5’i fende temel yeterlilikleri kazanmamış. Bu, örneğin okumada, 15 yaşındaki öğrencinin verilen paragrafı okuyabilmesi ancak o paragraftan çıkarım yapmasını gerektiren sorulara doğru cevap verememesi anlamına geliyor.

Yine 2015’te yapılan bir diğer uluslararası değerlendirme olan TIMSS’te 8’inci sınıf öğrencilerimizin fen başarısının ilk defa TIMSS’e katılan ülkelerin ortalamasında olması ise bize bu karamsarlık içinde önemli bir umut ışığı oldu. Eğitimin geleceğine yönelik çözümleri sürekli yurtdışında arayaduralım, belki de aradığımız cevaplar fende gösterdiğimiz önemli iyileşmenin arkasında yatan faktörleri belirleyip onları diğer kademelerde ve alanlarda tekrarlamaktan geçiyor.

Bir başka iyi haber Türkiye’de öğrencilerin sosyoekonomik durumunun PISA başarısına etkisi (yüzde 9) OECD ortalamasının (yüzde 13) altında. Ancak, özellikle ortaöğretime geçiş sürecindeki öğrenci ayrıştırmanın etkisiyle okulların ortalama sosyoekonomik durumunun başarıya etkisinde Türkiye (yüzde 26) OECD ortalamasının (yüzde 23) üzerine çıkıyor. O zaman, öğrencileri liselere yerleştirirken hem sosyoekonomik hem de akademik başarı olarak heterojen okullar oluşturmaya azami özen göstermeliyiz. Aynı zamanda ortaöğretimde gözde liseler dışında kalan okulların niteliğini acil olarak yukarı çekmeliyiz.

SOSYAL ADALETİN GÜCÜ ADINA
Türkiye’nin 2003 ile 2012 yılları arasında PISA sınavlarında gösterdiği iyileşmenin yarısını sosyoekonomik politikaların açıkladığını biliyoruz. PISA’da başarılı bazı ülkelerin de ortak yanı eğitim politikasında sosyal adalete öncelik vermek. Yani, eşitlik ve sosyal adalete yatırım yapmak kazandırıyor. Yukarıda paylaştığım bilgilerle, ortalamada iyileşme sağlasak bile tüm öğrencileri kapsayan iyileşmeler sağlamada katedecek uzun bir yolumuz olduğunu göstermeye gayret ettim. MEB, yarın sabahtan itibaren verdiği tüm kararlarda güçlü ve bütüncül bir eşitlik çerçevesini benimserse bunun olumlu etkilerini kısa süre içerisinde görebiliriz. Okullara doğrudan bütçe desteği verilmesi, dezavantajlı okullara deneyimli öğretmenlerin gönderilmesi, ücretsiz okul öncesi eğitim, okullarda sağlıklı öğle yemeği verilmesi gibi politika önerileri fikir ve ilham verebilir.